|
11/11/2006
Neslimiz akıllanıyor; kristal çocuklar
Yeni bir Güneş doğunca; bilinçler değişecek, dünyanın ekseni ve manyetik kutuplar yer değiştirince iklimler değişecek, genetik yapımız etkilenecek; yeni bir insan nesli ortaya çıkacak. Bilinç düzeyleri bu yeni titreşim alanına ve manyetik yükselişe uygun olmayanlar, önümüzdeki 6 yıl içinde hastalıklar ve bilinçsizliğin neden olduğu kitlesel kazalarla ortadan kalkacaklar. Ya kalanlar? Onlar Yeni Çağ´ın yeni insan nesli... Geçen hafta İndigo Çocukları konuştuk, bu hafta ise Kristal Çocukları konuşacağız...
Kahinlerin ve astrologların en önemli sorunu önlerindeki çeşitli olasılıklardır, bu yüzden geleceğe yönelik tahminler yaparken, olabildiğince esnek ve çok anlama yönelik tahminlerde bulunurlar. Örneğin borsa ile ilgili tahminlerin yapılabilmesi için, bilimsel veriler gerekmektedir ama bu doğru verilerin gösterdiği doğrultuda, geleceğe yönelen eğrinin bir yerinde normaldışı bir karar verilmekte ve birşey değişmektedir; o zaman da eğim normalliğini yitirerek, farklılaşmaktadır. Eğer bu bir grafikse, sadece bir gelecek tahminidir ama bir gelecekçi için daha farklı şeyler de vardır ve özellikle de bilincin rolü önemlidir. Ama bu tür bir bilinç yeteneği herkesde yoktur; bu yeteneğe "Öngörü" denir... Geleceği görebiliyoruz... Klasik tanımlama olarak bir Öngörücü, olayları önceden görür yani zamanından önce görür ve aynı zamanda da detayları da vermeye çalışır. Bu tanımlama doğrultusunda, gelecekçiliğin "futurism" tanımı istatistik olasılık çalışmalarıyla, geleceği bir film gibi görme yeteneğinin birleşmesi şeklindedir. Böylesine bur bütünlüğün sağlandığı noktada, olaylar daha kesindirler, medyumların gelecek tahminlerindeki en büyük sıkıntısları veya yanılgıları bu birleşmeyi yapamamaları yüzündendir, geçmiş hakkında yeterince bilgileri yoktur ve bu nedenle de geleceğe yönelttikleri tahmin eğrisi eksik ya da hatalıdır. Uyandığınız zaman rüyanızı hatırlar, bir yere yazar, gerektiği anda hatırlar, her istediğiniz anda yeniden yaşar ve başkalarıyla tartışarak, ne anlama geldiğini soruşturursunuz; Bilinçaltından gelen küçük bir ses, bize birşeyler söyler ama bu ses her zaman aynı değildir, farklıdır, bu bir ilişkidir ama nereyle diye sormak gerekir. Ruhla, akıp giden bilgi arasında bir ilişki oluşmaktadır ama koşulların ne olduğunu bilmiyoruz. Bu kişiye özgün birşeydir. Ama bildiğimiz tek birşey var; Geleceği görebiliyoruz. Nostradamus, kutupsal değişimin sert, yıkıcı ve olağanüstü etkilerinin ayrıntılarını veriyor; önce iklimler değişmeye başlayacak sonra genetik kodlar değişmeye başlayacak, dünyanın vibrasyonu yani titreşimi etkileneceği için, daha yüksek bir frekansa geçilecek. Dünyadaki tüm manyetik araçlar etkilenecekler, insan beyninde etkilenmeler olacak, kollektif bilgi algılaması bazı insanlarda artarken, bazılarında yok olacak, bu yeni bir bilinç alanına geçiş anlamına gelecek. Bütün bu yaklaşım akla benzer ruhsal mesajları getiriyor; yani yeni bir bilinç alanının sonunda ortaya çıkacak olan yüksek bir ruhsal vibrasyon; bu titreşime uyum sağlayamayanlar büyük olasılıkla delirecekler ve bu çok ani olacak yani bilinçsel değişim azar azar olmayacak. Dini bir kehanette, herşeyin göz açıp kapayıncaya değişeceğinden söz ediliyor. Bazı insanların ötekilere göre daha iyi adapte olacakları çünkü onların bilinçlerinin daha güvenilir ve sağlıklı olduğu belirtiliyor. 1920-30 ve 40´larda doğanlar için zaman boldu ama 1987 bir dönüm noktasıydı; kaynaklara göre bu yıllardan sonra ölenler kurtuldular; sonrakiler "Ne zaman?" korkusunu yaşayacaklar, 1987´den sonra doğanlar ise, değişimi yaşamaya mahkumlar, belki bazıları değişimden yararlanacak ama ötekiler zor zamanlar yaşayacaklar ve bu zorluk hastalıklar şeklinde başlayacak, özellikle de vücudun elektriksel sisteminde. Yeni hastalıklar ve salgınlar göreceğiz; ayrıca çok büyük kazalar yaşanacak; bunun da nedeni elektriksel dengesizler olacak. Kitlesel kayıplardan söz ediliyor, öteki kahinler de milyarların öleceğini öngörmüşlerdi ve şimdi de son soru; Ne zaman? Cevap, 1998-2012 arasında.
Ya kalanlar ne olacak?Onlar tüm kollektif insan dönüşümünü yaşamış ve başarmış olarak müjdelenen Yeni Çağ´ın öncüleri olacaklar; 1980’lerde tümüyle yeni bir enerji sisteminin yeni bir insan ırkı yaratacağı söyleniyordu, herşey ama herşey değişecek deniyor ve ekleniyordu; "Bir başka gezegene gitmiş gibi olacaksınız, yüksek zekalı insanların doğduklarını göreceğiz ve ihtiyacımız olan gerçek zeka o zaman ortaya çıkacak. O zaman kendimizin olağanüstülüğünü algılamış olacağız." Kehanetler hem dehşet verici, hem de umut dolu; değişimi isteyenlerden birisiyseniz, mesele yok ama o zaman da sağ kalabilmemiz gerek yoksa Yeni Çağ´a ön kapıdan giremeyeceğiz. Ya yanılır da, önümüzdeki 10 yıl içinde birşey değişmezse, o zaman ne olacak? Hiç birşey olmayacak tabii ki sadece güven azalacak ve yeni öngörüler başlayacak. Ama olaylar gerçekleşirse işin rengi değişecek, hele bir de bilinçsel değişime hazırsanız hiç sorun kalmayacak...
Ne denmişti? "Bir başka gezegene gitmiş gibi olacaksınız, yüksek zekalı insanların doğduklarını göreceğiz ve ihtiyacımız olan gerçek zeka o zaman ortaya çıkacak. O zaman kendimizin olağanüstülüğünü algılamış olacağız.”
Kimler bu doğacak olan yüksek zekalı insanlar? Geçen hafta İndigo çocuklar ve gençler demiş ve anlatmıştık. Ama İndigo çocuklar 1994’den önce doğmuşlardı, peki ya sonra doğanlar? Yani 1994’den sonra doğan ve şu anda en büyüğü 11 yaşında olan çocuklar? Cevabı biliyoruz çünkü onlara Kristal Çocuklar deniyor...
Onları tanımak... Kristal Çocuklar’ı nasıl tanıyacağız? İlk bakacağımız yer onların gözleridir, iri, etkili, anlamlı ve bilge gözlere sahiptirler. Mutluluk ve sevinç verirler, bağışlayıcıdırlar. Kristal Çocuklar büyükleri olan İndigo Çocuklar’la, benzer özellikleri paylaşırlar. İndigoların ruhları savaşçıdır, amaçları eski düşünceleri yani önceki eğitim, yönetim ve yasal sistemleri yok etmektir. Başlıca düşmanları psikiyatrik tedavilerdir, onlara ilaç tedavileri uygulandığında duyarlılıklarını, ruhsal yeteneklerini ve enerjilerini yitirirler. Kısacası İndigolar’la gerçekten DES (Dikkat Eksikliği veya Dikkat Eksikliği Hiperaktiflik Sendromu” tanısı konulan çocukların ayırdedilmesi gerekmektedir.
Aura renkleri... Ama Kristal Çocuklar farklıdırlar, çok mutlu, bağışlayıcı ve sakindirler. İndigoların savaşarak açacakları ve temizleyecekleri yoldan geçerek daha güvenli bir dünyaya gitmektedirler. İndigo ve Kristal tanımları, aura renklerinden ve enerji kalıplarından kaynaklanmaktadır. İndigo Çocuklar’da indigo mavisi vardır, bu renk iki kaşın arasında yer alan üçüncü göz şakrasının rengidir. Bu şakra ile durugörü güçleri vardır. Ama Kristal Çocuklar’da kuvartz kristalinin prizma etkisi vardır, auraları pastel tonlarda çok renkli ve harelidir. Kristallere ilgileri büyüktür zaten tanımlarının nedeni budur.
Kristal Çocuklar’ın özellikleri;
* 1995’den sonra doğmuşlardır, * Uzun, yogun ve dikkatli bakan gözleri vardır, * Kişilikleri manyetiktir, * Çok sevecendirler, * Müzikten etkilenirler ve şarkı söylerler, * Özgün bir işaret dili kullanırlar, * Telepattırlar, düşündüğünüzü hissederler, * Şefkatli, duyarlı ve empatikdirler, * Konuşmaya başlayınca geçmiş yaşam anılarını anlatırlar, * Sanatçı ve yaratıcıdırlar, * Sebze ve meyveleri tercih ederler, * Denge duyguları mükemmeldir, * Onlara otizm veya asperger tanısı konulabilir, * Geç konuşurlar.
Çağımızda İndigoların etkisi nedeniyle, sezgilerimizin ve düşüncelerimizin daha çok çok farkında olacağız. Bunun kanıtları ortadadır, günümüzde özellikle paranormal konulara olan ilginin gittikçe artma nedeni budur, tv, kitaplar, sinema gibi... İşte İndigoları izleyen Kristaller’in daha çok ruhsal yetilere sahip olmaları bu yüzdendir. Geç konuşurlar çünkü zihinsel iletişim güçleri vardır.
Çevre etkileri... Kristal Çocuklar’a bebekken dikkat etmelisiniz, ben bir tanesini tanıdım ve hakikaten inanılmazdı. İnsanları hep öpmek istiyorlar, herkese karşı sevecen ve şefkatliler. Yüz ifadeleri, sözleri ve davranışları hep olumlu, çevrelerine mutluluk, neşe ve moral veriyorlar. Yaşlı insanlara manyetik olarak yöneliyorlar sanki bilgeliği ve dinginliği hissediyorlar. Dünyamızın şu anda en çok muhtaç olduğu şeyi yapıyorlar yani bağışlayıcılar. İndigo ağabey ve ablaları davaları için savaşırken onlar Gandi gibiler, bir tartışma ortamında arkalarını dönüp gidiyorlar ve affedici bir tavır sergiliyorlar. Hatta içlerinde neden tartışmaya gerek duyulduğunu soranlar bile çıkıyor. Üç yaşında bir Kristal Çocuk, kendisine vurmak isteyen arkadaşına sert ve otoriter bir sesle; “Hayır, dur ve bana vurma çünkü ben senin arkadaşınım.” Diyebiliyor,
Onlar otistik mi? Bu çocuklara otistik tanımı konulması hatadır, otistikler genelde insanlardan kopuk kendi dünyalarında yaşarlar ve ilgi duymadıkları insanlarla konuşmazlar. Oysa Kristal Çocuklar tüm insanlık tarihindeki en sokulgan, ilgili, konuşkan çocuklardırlar. Görülmedik bir sevimlilik, sevecenlik ve duyarlılık gösterirler. Onlar otistik değil, awetistik yani saygı ve sevgi uyandırıcıdırlar. Bu nedenle bizler bu çocukları hasta diye utandırır ve ilaçlarla utandırırsak, ilahi bir armağanı hem reddetmiş olur, hem de geleceğin üstün uygarlığını yıkmış oluruz. İşte İndigolar’ın düzene karşı açtıkları savaş bu nedenledir, önemli bir amaçları da Kristaller’i korumaktır. Ve bilin ki. Kristal Çocuklar anne babalarını özel olarak seçmektedirler. Kristal Çocuklar’a hamile olan anneler, çoğu zaman çok özel olaylardan söz etmekteler. Bu anneler özel rüyalar görmekteler, hatta bazı annelerin önceden varolan hastalıkları iyileşmektedir.
Odaklanma veya konsantrasyon yeteneği... Kristal Çocuklar bazen ebeveynlerini duymaz görünürlür, bu olay daha çok doğada bulundukları anlarda görülür. Aslında otistik tavır zannedilen bu olay gerçekte farklıdır, onlar o anlarda dünyadan geçici olarak koparlar. Örneğin tv seyrederken, açık havadayken, hayvanlarla oynarlarken bunu sık sık yaparlar ve anne babalarını duymazdan gelirler, uzun uzun çiçeklere, yapraklara, hayvanlara bakarlar. Ayrıca teknolojide onlar için önemlidir, ne olursa olsun teknolojik herşeye kendilerini kaptırırlar. Kristal Çocuklar’ın bu yetenekleri gelecekte lider olduklarında yararlı olacak olan odaklanma veya konsantrasyon yeteneğidir.
Pozitif düşünmelisiniz... Bu çocuklar, büyürken insanları değerlendirdiklerinde kendi sezgilerine öncelik verirler. Bir radar gibidirler. Onlardan düşünce ve niyetlerinizi pek gizleyemezsiniz. On yaşlarında bir Kristal Çocuk, bilmez görünse bile gerçeğin farkındadır. Ne yazık ki bazen bu duyarlılık aşırı ve zarar verici olabilir. Bu nedenle, onların yanında olabildiğince pozitif düşünmek ve gerilimli ortamlar yaratmamak gerekir. Hatta bazı Kristal Çocukları çok insanla karşılaştırmamak bile gerekebilir. Aynı şey yaşadıkları çevre için de gereklidir, onların yanında çok sert, şiddet dolu filmler izlemek zararlı olabilir.
Başkalarının duygularını, kendi duyguları gibi hissediyorlar... Bir diğer ilginç yetenekleri gezegenin ortak enerjisini algılayabilmeleridir. Büyük kitlesel korkuları, dünyayı etkileyen olayları hissederler, moralleri bozulur, heyecanlanabilir hatta hastalanabilirler. Onbir Eylül’deki İkiz Kuleler saldırısında, felaketi yaşanırken hisseden ve ardından ciddi bir şekilde hastalanan çocuklar kayıtlara geçmiştir. Unutmayın ki Kristal Çocuklar, bizler ve İndigolar gibi değiller, onlar başkalarının duygularını, kendi duyguları gibi hissediyorlar. Hiç bir görünür neden olmadan huzursuzlanan ve hasta olmaya başlayan bir Kristal Çocuğu sakinleştirmelisiniz, onunla konuşun, sıcak ve koruyucu etkiler verin ve muhakkak yakınında, çevresinde hatta oyuncaklarının içersinde bir doğal kristal parçasını bulundurun, onunla oynamasını sağlayın. Ama dikkat edin, küçük taşları yutabilirler, taşın kenarları yuvarlatılmış olmalı, keskin olmamalıdır. Ve onlara bu taşları fırlatmamalarını da öğretmelisiniz.
Yüksek duyarlılık... Bu duyarlılık sadece ruhsal değildir, Kristal Çocuklar fizik olarak da farklı ve duyarlıdırlar. Örneğin yüksek seslerden, gürültüden, kalabalık içinde bulunmaktan, çok sıcak veya soğuk ortamlardan, dağınıklık ve düzensizlikten hoşlanmazlar ya da bunların bazılarından hoşlanmazlar. Onlara büyük alışveriş merkezlerinde dikkat edin, bir Kristal Çocuk böyle ortamlarda aşırı heyecanlanır, bu nedenle korunmalı, belli bir süre aşılmamalıdır. Ayrıca Kristal Çocuklar yapay ve kimyasal maddelere çok duyarlıdırlar, doğal sabunlar, gereğince bitkisel ilaçlar kullanılmalıdır.
Korunuyorlar mı? İlginç bir olay da, Kristal Çocuklar’ın kolay yaralanmamaları ve korkmamalarıdır. İstisnalar dışında sanki korunmaktadırlar çok ciddi kaza veya saldırılardan birkaç sıyrıkla kurtulan çok sayıda Kristal Çocuk kayıtlara geçmiştir. Ama bunlar sizin tedbirsiz davranmanız demek değildir. (IQ) testleri... Şaşırtıcı hareket becerileri vardır, sözel ve sözel olmayan iki tür zeka ölçen Zeka Katsayısı (IQ) testlerinde Kristal Çocuklar’ın sözel beceri oranları düşük ama sözel olmayan beceri oranlarının yüksek çıktığı görülmüştür. İki oran biraraya getirildiğinde toplam IQ puanı yükselmektedir. Sözel beceri oranları düşük çıkarken, Kristal Çocuklar’ın olağandışı hareket becerileri görülmektedir. Bu beceriler, onların korkusuzluklarından ve araştırmacı olmalarından kaynaklanmaktadır. Korku alt benliğin veya egonun işlevidir, Kristal Çocuklar’ın korkusuzluğu ise onların ruhsal düzeylerinin yüksekliğinden kaynaklanmaktadır. Dünyayı tanır ve keşfederken kendilerine güvenmekte, sevmekte ve eğlenmektedirler. Çevrelerini tanırken araştırmaktan ve keşfetmekten büyük zevk alırlar...
Ekolojik çocuklar... Kristal Çocuklar bizlere göre bedenleriyle daha çok ilgilidirler, buna dikkat ederler. Bu nedenle temiz hava, temiz su, tropikal bir atmosfer, bol ve taze meyve ve de sebze onlar için önemli ve çok yararlıdır. Anne ve babaların buna önem ve öncelik vermeleri gerekmektedir. Sanki geleceğin temiz dünyasını yaşamaktadırlar.
Duygusal şifacılar... Bu çocukları tanımak için onların sevgi anlayışlarını ve tavırlarına dikkat etmeliyiz. Öylesine sevgi doludurlar ki, varlıkları bile şifa vericidir. Çok küçük Kristal Çocuklar bile, elleriyle, gözleriyle, davranışlarıyla içgüdüsel şifa dağıtırlar. Ebeveynlerinin hasta olmalarından hiç hoşlanmazlar ve onların bir an evvel iyileşmelerini isterler. Kristal Çocuklar, duygusal şifacı, teselli edici, şefkat ve hatta öğüt verici olabilirler. Doğal iyimser oldukları için çevresindekilere karanlığın içindeki ışığı gösterebilir ya da hissettirebilirler. Onlar bize sevgiyi alıp, kabul etmeyi öğretiyorlar. Bizim işimiz, onları ruhen beslemek, hissetmeyi öğretmek ve güveni öğretmektir. Ergenlik çağına geldiklerinde doğal sevecenliklerinin olduğu gibi kalmasına önem vermeli ve rehberlik etmeliyiz.
Parapşisik yetenekler... Kristal Çocuklar’ın sık sık mistik konulardan söz ettiklerini duyabilirsiniz. Tanrı’dan, meleklerden, dualardan söz edebilirler. Sanki her birisi küçük birer filozoftur. Bazı Kristal’lerde pşisik yetenekler görülmüştür, örneğin psikokinezi yapabilirler yani bazı küçük eşyaları düşünceleriyle hareket ettirebilirler. Anne veya babalarına onların ilk anne ve babaları olmadıklarını söyleyen Kristal Çocuklar vardır. Elektronik araçları etkileyen Kristal Çocuklar da kayıtlara geçmiştir. Ama endişelenmeyin, her Kristal Çocuk böyle değildir, böyle özellikleri olmasa da bir Kristal Çocuk olabilirler. Onların telepatik yeteneklerine çok dikkat edilmelidir, anne ve babalarına veya diğer yakınlarına bazen o etkileyici gözleriyle uzun uzun bakmaları şaşırtıcıdır, bunu gözardı etmemek gerekir. Eğer dikkat edilirse birçok Kristal Çocuğun annesinin isteklerini kendisine söylenmeksizin yaptıkları görülmüştür. Bu yeteneklerin sergilenmesindeki amaç, insanlığın doğal yeteneklerinin hatırlanması şeklindedir.
Dolunayda... Bu çocukların, dünyanın, doğanın, Ay ve yıldızların enerjisine güçlü bağları vardır. Bunun farkında olmayabilirsiniz ama onlar yıldızlı gökten ve dolunaydan çok etkilenirler. Ay’a adeta aşıktırlar, ona bakarak eğlenirler ve Ay’ın evrelerinde de etkilenirler, bazı Kristal Çocuklar’ın her gün normal uyudukları ama dolunay gecelerinde daha az uyudukları görülmüştür.
Farklılıklar... Kristal Çocuklar’ı eğlendirmek için karmaşık ve pahalı oyuncaklar almanız gerekmemektedir. Onları açık havaya çıkarmanız yeterlidir. Daha büyük yaşlardaki Kristal Çocuklar’ın odasında gereksiz ve karmaşık bulduğu birçok oyuncağı götrüp çöpe attığı hatta satıp evcil hayvanlara vermek için yiyecek satın aldıkları görülmüştür. Onlar küçük yaştan itibaren çevreyi koruma içgüdüsüne sahiptirler, doğa onlar için çok önemlidir. Bu özelliklerini sözleriyle olmasa bile davranışlarından anlayabilirsiniz.
Minerolojik destek alabilirsiniz... Doğal mineral parçaları veya kuartz kristalleri çocuğunuzu sakinleştirebilir. İşte sizlere birkaç öneri; örneğin kabus görme ve uykusuzluk durumlarında çocuğun yastığının altında ametist bulundurun. Üzüntülü olduğunda bir parça pembe kuartzı ya göğsüne asın ya da kalbinin üstünde birkaç dakika tutun. Duygusal bunalım ve hırçınlıklarda, Aytaşı kullanın, alnına ve şakaklarına sürün. Konsantrasyonu azaldığında, zor ders çalıştığında bir parça akik taşını odasının bir yerine yerleştirin. Sabırsızlık krizlerine girdiğinde Rodonit taşını avucunda tutması yararlı olabilir. İletişim bozukluklarında Turkuaz veya mavi Agate taşları, etkili olacaktır. Yeri gelmişken belirtmekte yarar var. Bir minerali satın aldıktan sonra dört saat süreyle güneş altında bırakın, birikmiş eksi enerjisi temizlenecektir. Güneş yoksa o zaman taşı, içine bir avuç deniz tuzu atılmış su dolu bir kaba koyun ama iki saatten fazla tutmayın. Bunu enerji temizlemek için ayda bir yapın.
Geleceğin süper sanatçıları... Yine Kristal Çocuklar’a dönelim, onlar sadece sevimli, sevecen ve ruhsal değildirler, yanısıra da doğal sanatçıdırlar. İyi resim yaparlar veya çok küçük yaşlarda bile, daha konuşmaya başlamadan önce mırıldanırlar ve sonra da şarkı söylerler. Hatta eğitim almış kadar iyi resim yapanları vardır. Müzik yeteneği yüksek zekanın göstergesidir, daha üç yaşındayken şarkı sözlerini ezberleyen Kristal Çocuklar vardır. Yüksek yaratıcılıkları onların sağ beyine egemen olmalarını göstermektedir, bu nedenle duygularının farkındadırlar, sezgiseldirler, hareket becerileri gelişmiştir, felsefi, ruhsal ve sanatçıdırlar. Sağ beyin egemenliğinde bireyler, sözcüklerin aksine görüntü ve duygularla düşünürler. Görsel yönelimleri onlara sanatsal yetenek ve fotografik bir bellek verir, zihinlerinde gördükleri imgeleri taklit ederler. Bizlerin hatta bazı İndigolar’ın aksine pahalı ve çok güzel oyuncaklar yerine Kristal Çocuklar’ın sıradan şeylerle eğlenmeleri ilginçtir. Bir kağıt veya kalemle ya da yapraklarla saatlerce oyalanabilirler. Onlar temel şeyleri takdir eder ve kullanırlar.
Drama sanatçıları... Erken konuşmazlar demiştim ama ifade etmeyi iyi bilirler. Hareketleri, düşünceleri, duyguları anlam doludur, iyi izlemeniz gerekir. Genelde drama kullanırlar ama bu dramalarda öfke, şiddet ya da soytarılık yoktur. Shakespeare’vari bir drama anlayışını veya neşe dolu bir tarzı kullanırlar. İzleyen kitle önünde utangaç, çekingen ve tutuk değildirler, yeter ki istesinler ve doğru zamanın geldiğine karar versinler. Kristal Çocuklar’ın yanında bulunmak çok eğlencelidir, taklit yetenekleri büyüleyicidir.
Ve sorunlar... Elbetteki Kristal Çocuklar’da sorunlular, bunu anlatan anne, babalar da var. Öncelikle inatçı, kesin kararlı ve dayanıklılar. Haklarını savunmak için karşı tarafı zorlayabiliyorlar. Sertlikten hoşlanmıyorlar ama otoriter davranıyorlar. Çatışma içeren durumları veya ilişkileri reddediyorlar ve uzaklaşıyorlar. Bunlar Kristal Çocuklar’ın seçerken titiz olmalarına ya da zor beğenir olmalarına neden oluyor. Yani ayırd ediciler. Çünkü öz saygıları yüksek, bedenlerini ve ruhlarını besleyecek arkadaşları, yemekleri, filmleri, işleri ve evleri isteyecek kadar kendilerini önemsiyorlar. Örneğin yemek seçimleri güç ve özel, annelerini zorlayabiliyorlar. Çünkü bedenlerine uyumlular. Eğer anne ve babalar onların beslenme tercihlerine güvenebilirlerse, o zaman mücadeleye gerek kalmayacaktır. Kısacası onların seçimlerine güvenebiirsiniz. Sıvılardan yani içeceklerden çok hoşlanıyorlar. İçlerinde bir yaşından sonra bile anne sütü isteyenlere bile raslanıyor.
Uyku sorunları... Kristal Çocuklar yüksek bir enerjiye sahipler, uyurken birşey kaçırmak istemiyorlar. Çünkü her ne olursa olsun, uykudayken dışarda birşeyler yaşanıyor. O kadar duyarlılar ki, uyarıcı herhangi bir şey uykusuzluk yaratabiliyor. Bazıları öğlen uykusu uyurken, bazıları asla istemiyorlar, eğer bunlar gündüz uyurlarsa gece asla uyumuyorlar. Zorlamalı uykularda kabuslar görüyorlar ve çok gergin oluyorlar. Kısacası onların kendi uyku düzenlerini uygulamalarına izin verilmesi gerekiyor. Ama eğer sorun ağırlaşırsa, ikna etmek ve anlatmak gerekiyor.
Titizlik mi yoksa düzen mi? Kristal Çocuklar’a tuvalet eğitimi vermek pek mümkün değil, yeterince örnek yok ama çoğunun bunu kendi kendilerine öğrendikleri görülüyor. Bu arada gerçekten doğa çocukları oldukları için çıplaklıktan hoşlanıyorlar. Ve sanki onlar, düzensizliğin enerji uyumsuzluğu olduğunu biliyor gibiler. Buna nevrotik mükemmeliyetçilik diyenler de var. Fakat ruhsal gelişmişlik tanımı, herşeyin kendi istediği gibi olmasını isteyen bir Kristal Çocuk’la beraber olup, bunaldığınızda size daha yararlı olacaktır. Onların titizliğini anlatan çok fazla örnek var. Aslında sürekliliği ve tutarlılığı seviyorlar, her an değişen dünyada düzen, istikrar ve önceden tahmin edilebilirlik istiyorlar ve bu özellikleri bizler için gerçekten umut verici...
Zamanı farklı görüyorlar... Kristal Çocuklar, dış değil yani bizim zaman anlayışımızı değil, kendi iç zamanlarını kullanıyorlar. İşte bu konuda anne ve babaların çok ama çok sabırlı olmaları gerekiyor. Programlardan nefret ediyorlar ve özgür olmak istiyorlar. Belki de onlar, hiç acele etmeden bakan, inceleyen ve sonra fikrini söyleyen yaşlı ruhlar gibiler. Bekliyorlar ve öğrendikten sonra kendi hız veya ritmlerine göre uyguluyorlar. Aslında haksız değiller çünkü geç kalma korkusuyla heyecanlanıp, telaşlanacakları yerde, daha sağlıklı olarak sakin davranıyorlar. Bir anlamda, zamanın gerçek olmadığını ve hatta genişletilebileceğini düşünüyorlar. Yani bizler gibi esir olmak yerine, zamana sahip olmak istiyorlar.
Kronik bağımlılıklar... Kristal Çocuklar, anne ve babalarına ve de diğer aile bireylerine çok bağlılar, ayrı kalmaktan hoşlanmıyorlar. Yetişkinlerin onları okşamalarına, teselli etmelerine bağımlılar, bu noktada başkalarının kendilerini anlamayacağı endişesindeler. Öte yandan onlardan ayrı kalınca, bir daha göremeyecekleri korkusunu da taşıyorlar. Bunun daha bilimsel bir tanımı, acıdan kaçmak şeklinde...
Öneriler... Danışman psikolog ve terapist Doreen Virtue bazı önerilerde bulunuyor... * Onların sağ beyinli yani görsel olduklarını unutmayın, sözel değil, görsel yöntemlerle eğitin, * Hiçbir konuda zorlamayın, açıklamalarda bulunun, * Onlara bağlanın yani sık sık beraber olun ve dokunun, * Hayvanları örnek gösterin; “Bak köpek seni izliyor...” gibi, * Kuralcı olmayın, dürüst olun ve onlara kendileri olma özgürlüğünü verin, * Siz kendinize iyi bakın, temiz, bakımlı ve etkili olun, * Onları asla küçümsemeyin, arkadaş gibi ilişki kurun, * Sesinizi melodik biçimde yani tonlayarak kullanın, * Meraklarını giderin, öğrenin ve öğretin, * Dikkatinizi verin, onları ihmal etmeyin, yalan söylemeyin, * Sabırlı, tutarlı ve gerçekçi olun, onlara süreklilik sağlayın, * Siz ne düşünürseniz onlar öyle olacaklardır, onları negatif tanımlamalarla tanımlamayın, onlardan da birşeyler öğrenebilirsiniz, * Onların imgelerine yani canladırmalarına veya hayallerine katılın, * Onlara enerji yardımı yapın. Mümkünse meditasyon ve yoga öğretin, * Onları tartışmasız sevin. * Onlara kendi negatif, ayrımcı, bölücü, fanatik, tutucu, geleneksel ve zarar verici düşüncelerinizi aşılamayın. Çünkü geçmişte ve şu anda hiçbir konuda haklı ve başarılı değilsiniz...
Kristal Çocuklar diyorlar ki... * İnsanlara yardım edelim. (6 yaşında) * Evrende herkese iyi yaşam, sevgi ve iyi yiyecekler diliyorum. Benle oynayın ve bana okuyun. (6 yaşında) * Meleklerimden ışıklı rüyalar istiyorum. (3 yaşında) * Herkes öldükten sonra yine geri geleceğini bilmeli. (7 yaşında) * Duvarlara üzerinde “Mutlu ol” yazan tabelalar asalım. (5 yaşında)
Sonuç... Kristal Çocuklar, şu anlarda en çok 10 yaşında olan ve İndigo Çocuklar’dan sonra gelen çocuklardır. Bizlere insanlığın nereye gideceğini gösteriyorlar. Onlar İndigolar gibi tartışmacı, öfkeli ve savaşçı değiller, daha sakin, mutlu ve affediciler. Kristal Çocuklar, şu anlarda 25 yaşlarda olan İndigolar’ın açtıkları yenilenmiş dünyanın insanları olacaklar. Ve hiç unutmamalıyız ki, dünyayı bu hale getiren bizleriz yani yetişkinler. Birçok şey için artık yapacak bir şeyimiz yok ve tek umudumuz çocuklarımız, onları kendi fanatik düşüncelerimiz için, sapkınlıklarımız için bozmamalı, saf ve doğal kalmalarına özen göstermeliyiz. Çok iyi bilmeliyiz ki, geçmişte tüm yaptıklarımız, iyi örnekler olsa dahi kötü ve bağışlanmazdır. Eğer çocuklarımıza dikkat eder ve onlara iyi bakarsak hem geleceğimizi kurtarabilir hem de onların istediği gibi çok daha güzel bir dünyayı oluşturmalarına yardım etmş olabiliriz.
Ata Nirun/www.bilinmeyen.com
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Baðlantý
|
Elektromanyetik dalgalar ve biz 5/11/2006

|
Durgun(hareketsiz) yüklü parçacıklar Elektriksel alan (E) oluşturur. Bu alanın yönü eksi yük için içe, artı yük için dışa doğrudur. Aynı yüke sahip tanecikler birbirlerini iterken ayrı yüklü tanecikler çekerler. Ayrıca yüklü tanecikler dönme ve öteleme hareketi sırasında da bu alana ek olarak manyetik (B) alan oluştururlar. Dönen yüklü taneciğin manyetik alanı mıknatıstaki gibi kuzey ve güney kutupları oluştururken tel içinden geçen yüklü tanecikler (ki elektron akımıdır) sağ el kuralı şeklinde baş parmak akım yönünü, dört parmak da, telin dairesel biçimdeki manyetik alan yönünü gösterir. Böylece telden herhangi uzaklıktaki bir noktada tele doğru (E) alan ve buna dik (B) alan meydana gelir. Fakat bu alanlar,uzayda yayılmaz,etkileri belli bir bölgede sınırlı kalır ve yüke olan uzaklığı ile ters orantılı olarak da azalır. Eğer bu yükler ivmeli(değişen hızda)hareket ediyorlarsa,bu alanlara ek olarak birde,yine Elektrik ve Manyetik alanlardan oluşan ancak yapısı bundan farklı ve çok uzaklara yayılabilen ve de şekli bu iki alanın birbirlerine (yayılma doğrultusuna da )dik aynı zamanda birleşik olacak biçimde ışık hızıyla doğrusal hareket eden Elektromanyetik dalgaları da meydana gelir. Buna örnek olarak tekrar telden geçen akımı verebiliriz.Çünkü teli oluşturan atomların sahip olduğu elektronların(veya yüklerin),akımı meydana getiren elektronlar üzerinde etkileri dolayısıyla onların ivmeli hareket etmelerine neden olur.Bunun sonucu olarak da,telden dışa doğru yayılan Elektromanyetik ışınım(dalgalanma)oluşur. Dolayısıyla, elektrik akımı bir defa başladı mı, uzaya devamlı (E_M) dalga yayınlanır.Keza vücudumuzda hareket eden bio-elektriğin davranışı da bu şekilde olup böylece,bedenimizin etrafında hem elektrik ve manyetik alanları hem de vücudumuzun dışına yayılan Elektromanyetik dalgaların oluşmasını sağlar.Bu yayılan Elektromanyetik dalga frekansına göre ,algılayalım yada algılamayalım ısı ve ışık şeklinde yayılır.Bunun dışında bedenden ayrılan bir diğer elektromanyetik dalganın kaynağı da,vücuttaki kimyasal tepkimeler sonucu oluşan(açığa çıkan) ısıdır. Beyin maddi gıdaları kimyasal reaksiyonlarla Bio-elektrik enerjiye dönüştürerek kullanmaktadır. Ve beyindeki tüm fonksiyonlar, beyin hücreleri arasındaki bu Bio-elektrik faaliyetleridir. Yani her mânâya göre beyindeki değişik hücre grupları arasında bir Bio-elektrik akışı söz konusudur. Ve beyin, sinir sisteminde akmakta olan bu akım vasıtasıyla tüm bedeni kontrol ederken tel örneğinde olduğu gibi bedenin etrafında E_M alanlar oluşturur ve bu alan vasıtasıyla da hücreleri birbirine bağlayarak bedeni bütünsellik içinde tutar. Biyolojik bedendeki canlılığı oluşturan bio-elektriğin meydana getirdiği bu E_M enerjiye “Aura” denmektedir. Ve dışarıdan çeşitli renklerde ışık şeklinde algılanır. İlk olarak Kirlian tarafından görüntülenen bu alan, insanın üzüntülü, heyecanlı sevinçli…vb) durumlarına bağlı olarak, renk dönüşümü ve parlaklık düzeyine göre değişim göstermektedir. Bir insanın parmaklarından çeşitli zamanlarda alınan Kirlian fotoğrafının birinde, bir volkanın lav püskürtmesi gibi müthiş enerji dalgaları yayımlarken,başka bir durumda daha zayıf olarak gözlemlenmektedir. Canlıların ölümü durumunda bio-elektrik faaliyetleri sona erdiğinden aura da yok olur. Örneğin sağlıklı bir yaprağın aurası çok canlı ve parlak iken, yaprak ölmeye başlayınca bu parlaklık yavaş yavaş zayıflar, kuruması halinde de tamamen yok olur (yani dünyanın aurasına katılır.)Yapılan deneylerde, auraya kaynaklık eden canlının ortadan kaldırılmasıyla da aura görüntüsünün bir süre o ortamda kaldığı gözlenmiştir. Birinin odayı terk ettikten sonra, ona ait ışın görüntüsü ile, bir yaprağın dalından koparılmasından sonra orada aynen varmışçasına enerji yapısının görüntülenmesi gibi... Buna neden olan etki ise dünyanın sahip olduğu E_M alanını muhafaza etmesidir. Sara hastaları üzerinde yapılan bir deneyde de dışarıdan, deneklerin manyetik alanının değiştirilmesi durumunda,beyindeki bioelektrik faaliyetin, dolayısıyla snapsların kitlenmesi sağlanarak hastalık durumundaki etkiler aynen oluşturulmuştur. Bu da insanların ve hayvanların güçlü enerji alanları altında iken depresyon, korku, vehim halüsinasyon görme, sinirlilik hallerine ve taşkın davranışlarına açıklık getirmektedir. Tıpkı depremler öncesinde fay hatlarından yayınlanan elektromanyetik dalgaların canlılarda oluşturduğu etkiler gibi.(Güçlü alanların,bitkilerin gelişmesi,hücrelerin çoğalması, fare davranışları ve bakterilerin yaşamsal etkinlikleri üzerindeki etkileri de gözlemlenmiştir.) Auradan, ayrıca kişinin karakter ve hastalık durumları da tesbit edilebilir. Yani, her kişinin Astrolojik tesirlerle anne karnında yüz yirminci günde başlayıp ana rahminden dünyaya geldiği ana kadar beynin işlenmesi sonucu,birime ait özel açılımlar oluşur. Ve bu açılımların özellikleri bio-elektrik faaliyetleri ile auraya yansıdığından, okunabilir. Hastalıkların tesbiti ise, beynin, başka bir deyişle bedenin holografik yapısından dolayı, buna ait olan tüm özelliklerin,vücudun belli bölgelerinde mevcut olması esasına dayanır. Söz konusu bölgeler bir insanın ufacık anatomik haritasıdır. Başta eller,ayaklar,kollar,kulaklar,ense,dil ve diş etleri olmak üzere on sekiz ayrı yerde bu mikro- akupunktur hologramları bulunur. Bir organa ait hastalık, beyinde o organla ilgili olan hücre faaliyetlerinin, dolayısıyla gönderilen sinyallerin azalması anlamına gelir. Bunun sonucunda da akupunktur noktalarına yansıyarak, o noktadaki elektrik akışını düşürecektir. Fakat oraya bir iletken iğne yerleştirilmesiyle (ya da dışarıdan takviye yaparak) bio elektrik akışı sağlandığında beynin o organa ait olan akışı sağlamlaştırılarak normal faaliyetine dönmesine yardımcı olunur. Auranın bir özelliği de, beyni dıştan gelen menfi dalgalardan korumasıdır. Eğer ilgili hücrelerdeki faaliyet yetersizse, o istikamette manyetik alan oluşturulamayacağından gelen menfi dalgalar bloke edilemeyecek ve beyinde hücre faaliyetlerine yol açarak negatif fikir ve davranışların açığa çıkmasına neden olacaktır. Buna halk dilinde “nazar” da denmektedir. Nazarın bilinçsizce açığa çıkmasına karşın, büyü ve sihirde bilinçli bir yönlendirme söz konusudur. Tıpkı kendi frekans gruplarına göre yayınlanan TV, radyo telefon…vb’ nin oluşturduğu şebeke ağı gibi insan beyninin yaydığı dalgaların da neden olduğu bir şebeke ağı vardır. İstenilen kişinin sahip olduğu eşyalar, (saç vs...)konsantrasyon objesi olarak kullanılarak belli kelime tekrarları ile bu şebeke ağındaki istenilen beyinle ilişkiye geçilip (E-m dalga yapılı bilinçli varlık olan cinlerin yardımıyla) nazar olayındaki gibi etki oluşturulabileceği gibi, şifa da verilebilmektedir. Buna karşı, belli kelime tekrarları ile o dalgayı bloke edecek manyetik alanı oluşturup sonuçta açığa çıkan gamma ve beta dalgaları ile, ortaya konan sudaki H2O molekülü iyonize edilerek, yani bu beta ve gamma dalgalarının ,nötr durumdaki su molekülleri ile etkileşime girerek bir kısım molekülleri yüklü bileşenlerine ayırıp suda yüklü tanecikler oluşturmak suretiyle ,bunun vücuda alınmasıyla beyne ekstra takviyede bulunarak daha güçlü çalışması sağlanabilmektedir.Bunun bir uç örneği de Çernobil kazasından sonra yani radyoaktif (alfa,beta,gamma) ışınlarının suyu zehirlemesi olayıdır. Su örneğinde olduğu gibi beyinden yayınlanan enerji dalgaları başka bir yere aktarılabilmektedir. Bu da genel olarak parmak uçları, nefes, gözler ve direkt beyinden olmak üzere dört şekilde gerçekleşmektedir. Beynin holografik çalışmasından dolayı birim, nesneleri dıştan gelen sinyallere göre değerlendirmeyip kendi bünyesinde daha derin bir düzeyden dışa doğru gelen formasyonlara göre her şeyi dışta oluşuyormuş sanısı ile algılamaktadır. Örneğin, bir hologram plakasının oluşturduğu elma görüntüsünü algılayabilmem için beynimde, plakadaki elmayı oluşturan girişim dalgalarının aynısının olması gerekmektedir. Yani dışta olan bir şey değil, bende mevcut olanı algılıyorum demektir. Bu da bilinç ve madde ayrımını ortadan kaldırarak her şeyin bütünsellik içinde ister evrensel mânâda olsun, isterse birimsel mânâda tüm oluşun ve etkinin birbirlerini bilgilendirmesiyle(mikrodalga boyutuna yansıması,bir dalganın diğer bir dalgayı o mana istikametinde biçimlendirerek sırasıyla atomik,moleküler ve maddesel formda öğretmesi sonucu)meydana geldiğini, uzay-zaman kısıtlaması olmaksızın telepati, durugörü, psikokinetik etki rüyalar…vb) metafiziksel oluşumları da açıklamış olmaktadır. (Bunlar quantum potansiyeli ve takyon teorileriyle de açıklanabilmektedir.) Fakat bu oluşumların bulunduğumuz boyut itibariyle yansıması şu şekilde olmaktadır: Beynimiz bilindiği gibi bio-kimyasal işlemler sonucu alfa,beta,gamma ışınları yayınlamaktadır. Fizikçi Lav Lendu da canlı beyinlerin kısa radyo dalgaları yayımladığını, o dalgalara belli anlamlar yüklendiğinde beyinler arası iletişimin olabileceğini ve bunların da hangi grup dalgalar olduğunu tespit etmiştir. Yani beyin yaydığı Radar dalgalarını belli mahallere yönlendirip (ki bu paralel evrenleri kapsayacağı gibi, uzaydan gelenleri de deşifre eder) yansıyanı değerlendirmesiyle telepati, durugörü, rüyalar gibi fizik ötesi oluşumları meydana getirmektedir. Telepati, beyinler arası iletişimdir. Bununla ilgili ilginç bir deney gerçekleştirilmiştir. Bir grup, tavşan yavrularını alarak denizaltı ile okyanusa açılır. Diğer grup da binlerce km. uzaklıkta anne tavşanın beyinsel işlevlerini incelemeye alır. Yavru tavşanların öldürülmesi sağlandığında da anne tavşanın verdiği şiddetli tepki dalgasal olarak tesbit edilir. Amerika’daki bir durugörü uzmanı tarafından da bir yere odaklandığında, Paris’te bulunan birinin gördükleri tanımlanmıştır. (Flue şekilde) Bu olay, aynı biçimde aracı olmadan da gerçekleşebilmektedir. Psikokinetik etkide; cisimleri hareket ettirme havaya kaldırma ,eğme,bükme…vb söz konusudur. Bilimsel açıklaması ise şöyledir: Manyetik özelliği olmayan cisimlerin atomları, güçlü manyetik alanların içinde deforme olur. Ve atomun elektronları dairesel değil, eliptik yörüngelerde hareket ederek,yörünge ve spin açısal momentumlarından kaynaklanan manyetik etkileri nötr durumundan, manyetik duruma geçer. Nedeni de yörüngeden dolayı elektronlar çekirdeklerden biraz daha uzak noktalarında hareket etmesinden artı ve eksi iki farklı yük gibi davranmaya başlar. Bunun sonucunda da elektron hareketi küçük elektrik devreleri oluşturarak manyetik alan meydana getirir. Ve cisim geçici olarak manyetik özellikler gösterip dıştan uygulanan alanla etkileşmeye girip uçmaya, hareket etmeye başlar.(bunlara canlılarda dahildir) Ayrıca beyin yaymış olduğu güçlü (E_M) dalgalarla ya da mikrodalga yapılı varlıkların (Cinlerin)yaptığı gibi cisimler üzerinde etki oluşturarak kontrollü hareket ettirmek mümkündür. Bu olay anti-gravitasyonun neden olduğuna inanılan Levitasyon olayını da açıklar. Yani beynin çok güçlü manyetik alan yaratarak vücutta oluşturduğu aynı etki yoluyla ürettiği bu alan gücü ile doğru orantılı olarak havalanabilmektedir. İnsanın sahip olduğu E_M alanları gibi dünyanın da bir alanı vardır. Dünya merkezindeki çekirdek sıcaklığından dolayı sıvı, fakat tam merkezde yüksek basınç nedeniyle katı demir bulunur. Yeryüzünün doğudan batıya dönmesiyle, çekirdekteki birtakım sıvıda batıdan doğuya girdaplar meydana getirerek demir nikel karışımındaki demir atomlarının bir özelliğinden dolayı elektrik akımına neden olur ve kuzey –güney yönünde mıknatıstaki gibi manyetik alanları oluşturur. (E alan da bu alana dik, dünyaya doğrudur.) Bu sıvı çekirdeğin belli bir yönde önce hızlı, yavaşlayıp durduktan sonra diğer yönde dönmeye başlayarak manyetik kutuplarında (450 bin yılda bir) yön değiştirmesine neden olur. Bu alan,uzaydan gelen zararlı kozmik ışınları, parçacıkların enerjisinin çoğunu ya da tamamını kaybettirerek alan çizgileri etrafında spiraller çizdirip dünyanın çevresini dolaştırıp kutuplarda birleşmelerini sağlayarak yeryüzüne inmelerini önler. Sonucunda atmosferin üst tabakalarında atom ve moleküllerle çarpışarak geceleri Aurora denen ışık parıltılarını oluştururlar. Girdaplar durduğunda manyetik alan geçici olarak sıfırlanır. Bu durumda da kozmik ışınların yeryüzüne inmesini sağlayarak canlıların DNA’ larını etkilemesine,fiziksel yapılarının değişmesine ve çoğalma güçlerini kaybedip hücrenin yani canlıların Radyasyon hastalığından ölmesine neden olurlar. Ayrıca bu çevrimler; dinazorların ve bir önceki çevrimde ki canlıların % 90 nun yok olmalarını açıklarken ,yerin manyetik alanı algılayarak yaşamlarını buna göre düzenleyen hayvanların bu etki ile fonksiyonlarının değişime uğrayarak evrimleşme üzerideki rolünü de göstermektedir. Buna örnek olarak yönlerini manyetik pusulaya göre bulan göçmen kuşlarla,yuvalarını manyetik kutuplara göre kazan köstebekleri verebiliriz.(bu alanı algılamaya insanda da tesbit edilen kandaki magnetit adı verilen bir tür demirdir.) Güneş ve sistemindeki merkür, jüpiter, uranüs, neptün ile yıldızların, galaksilerin de manyetik alanları mevcuttur.( Bu E_M alanlar, yıldız ve gezegenlerin ikizleri olan E_M’ lerle karıştırılmamalıdır.) Bunun yanında bedeni saran sinir sisteminde akmakta olan bioelektrik gibi yeryüzü altında da gezegeni enlemesi ve boylamasına geçen seyyal enerji damarları, belli bölgelerde kesişerek güçlü enerji noktaları oluşturup (şakralarda ki gibi) pozitif ve negatif (kara akım) radyasyon akımlarına neden olurlar. Buna Çinliler “ejderha”, Keltliler “peri” İngilizler de “Ley hatları” adını vermişlerdir.(Bermuda Şeytan Üçgeni bunların en şiddetli olduğu on iki bölgeden biridir.) Mistik kaynaklardan alınan bilgilere göre de, zirve düğüm noktaları Mekke’deki Kâbe ile Arafat Dağının altı olmak üzere, Kudüs, Medine, İstanbul…vb) şehirler de oldukça güçlü enerji düğümlerine sahiptir. E_M dalgaların birbirleriyle etkileşmesinden dolayı, eğer pozitif radyasyon alanında ev ve işyeri kurulmuşsa yaşam huzurlu,verimli ve bereketli olurken, negatif durumda ise hastalıklar,sıkıntı,işlerin ters gitmesi gibi etkiler oluşur. Bölgesel planda ise,açlık sefalet,despotizm,savaşlar,gerilimler eksik olmaz. Çok yüksek pozitif enerjili bölgelerde de bu tür etkilerin bazıları az da olsa görülebilmektedir. Bu konuda Phill Collahan geliştirdiği bir alet yardımıyla jeomanyetizmanın neden olduğu manyetik alanları topraktan aldığı numuneleri ölçerek neden bazı bölgelerdeki gerilimin ve savaşların olduğu sorusuna Belfast,Bosna ve Ortadoğudan aldığı örnekleri ,başka bölgelerden aldıklarıyla kıyaslayarak cevaplandırdı yani güçlü manyetik alanlar. Aynı şekilde bu çevrimlerin,jeomanyetik alanaları etkileyerek bu alanların gücünü ve başka bölgelere kaymasını sağlayarak,manyetik kaosun sosyal kaoslara dönüşmesine neden olacağını da göstermektedir. (Peygamberlerin de neden orta doğuda ortaya çıktıkları ve belli dağlara çıkmaları düşündürücüdür.)Bununla ilgili olarak; adamın biri Peygambere gelerek malca zengin,çoluk çocuk sahibi ve huzurlu iken yeni almış olduğu evde birkaç yıl içinde işlerin ters gittiğini,mallarının ve çocuklarının bir kısmının yok olduğunu bildirerek yardım ister. Peygamber de evi kötü addederek terk etmesini söyler. Adam denileni yaparak kurtulur. Gerçeği ise, peygamberin de bilmesine rağmen o dönemde bahsedemeyeceği lay hatlarıdır. Artı ve eksi kavramı konuya göre değişiklik göstermektedir. Elektrik devrelerinde akım yönünü, mıknatıslarda kuvvet alan yönünü gösterir Aynı enerji (görsel olarak)olumlu etki veriyorsa artı, olumsuz türde etki gösteriyorsa eksi terimi kullanılır. Vücutta kullanıldığında,dışarıdan alınan gıdalar beyin faaliyetlerini düşüreceğinden eksi olarak nitelendirilirken ,dışarıdan alınan hava da eksi değer olmasına karşın, beyin faaliyetlerini düşürücü etki göstermeyeceğinden artı olarak değerlendirilir. Ayrıca tarihöncesi çağlardaki insanların şaşılacak bir biçimde, sanki ley hatlarını biliyormuşçasına taş blokları inşa etmeleri gibi, başta İngiltere’deki Stone Hange (dev taşlar)olmak üzere, dünyanın özellikle Avrupa ve Anadolu’da çeşitli zamanlarda hep bu hatların üzerine Şatolar,tapınaklar, hastaneler, şifa merkezleri…vb) kurulduğu anlaşılmıştır. Bunlar günümüzde de kullanılmaktadır. Bu bölgedeki enerji, insan beyinlerinin normal üstü çalışmasını sağladığı gibi negatif etkilerin gözden kaçırılmasına ve metafiziksel yanılgıları doğurarak mistik deneyimlerle karıştırılmasına da neden olmaktadır. Çünkü bu enerji insanın vehim kanalları üzerinde oluşturduğu güçlü etkisini dışa yansıtarak beyinden yayınlanan anlamlı dalgaların bu alanlarla girişim yapıp tekrar beyin tarafından değerlendirilmesiyle (ki başka beyinlerin ilgili hücrelerini irrite etmesi sonucu dışta algılıyormuş sanısı ile) ya da mikrodalga yapılı bilinçli varlıkların beyinde bu tür etkileri direkt oluşturarak hayallerin maddeleştirmesine neden olup ,Psikokinetik, şifa dağıtıcılık,telepatik bağlantılar,levitasyon olayları,beyin okumaları,dini kişiliklerin,hayaletlerin görünmesi ve belli mesajların alınması…vb) ni meydana getirmektedir. Burada önemli olan bir nokta da bu tür etkilerin oluşumuna ortam enerjisi mi yoksa direkt mikrodalga yapıların müdahalesi mi neden olmakta sorusu holografik açıdan anlamsızlaşmaktadır. Çünkü iki oluşum aynı anda oluşmaktadır.(Ayrıca ortam enerjisinin olmaması durumunda da mikrodalga yapılı varlıkların enerji yapılarından dolayı beyinde o tür etkiyi kendileri de oluşturmaktadır.)Buna en iyi örnek bugün bile açıklık getirilemeyen 17. yy daki Jensanist rahiplerinden Azizlik mertebesinde olan birinin mezarının başında toplanan insanların başına bu türden gelen olaylardır. Öyle ki bu olaylara siyasetçiler, matematikçiler ve filozoflar da tanık olmuşlardır. Ayrıca mistik gibi gösterilenlerin (şamanlar öncelik taşımakta) belli tütsüler ve ritimler eşliğinde transa girerek ölüler ülkesine gidip onlar hakkında bilgiler alması,geleceğe ait kehanetlerde bulunmaları,üstün varlıklardan ve geçmiş dönemlere ait bilgi edinmeleri,dünyanın ve evrenin ruhu ile görüşmelerinin altında yatan sistemi de açıklamaktadır. | http://www.sufizmveinsan.com/fizik/elektro.html
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Baðlantý
|
Ken Wilber 1/11/2006
Ken Wilber; bilim adamı, filozof ve Budist. A Brief History of Everything (Her Şeyin Bir Kısa Tarihi) adlı kitabında bu dönüşümler için birtakım görüşler teklif ediyor. Wilber, tarihi anladığı için geleceği de bir gelişim ya da mükemmelleşme gibi tahayyül edebiliyor. Günümüzde bu gelişim, biyolojik Darwinsel hisler yerine kültürel düzeyde olmalıdır. Gelişim, baştan sona insan bilincinin gelişimidir; sadece kişisel düzeyde değil, sosyal ve kültürel düzeyde. Fakat, bunu toplu olarak yapmamız gerekir.Mükemmelleşme yöntemi, bizim aştığımız ve kapsadığımız tüm yöntemleri içerisine alır. Burada ikilik yoktur. Siyah ya da beyaz; yanlış ya da doğru olmadığı gibi sağ veya sol da yoktur. Sadece doğru ruhu aşan gerçeğin aynılığı vardır.
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Baðlantý
|
... 1/11/2006

|
ir nesnenin varlığının bilinen diğer nesnelere göre olduğunu belirten görecelik kuramı,evrende mutlak bir noktanın ve buna dayalı olarak da varlığın olmadığını,var olanın birbirlerinin bakış açılarına bağlı şekilde mevcut olduğunu söyler. Bu hem bilinen anlamda, hem de boyutsal anlamda geçerli olarak,varlığın sonsuz hiyerarşisini en tepeden aşağı yansıtarak oluşmasını sağlar.
Örneklersek; üç boyutlu bir uzayda yaşayan varlıklar,bir küpü en-boy-yükseklik biçiminde aynen algılarken,bunun izdüşümü olan iki boyutlu uzayda yaşayan varlıklar da küpün üç boyutlu görüntüsünü değil,en ve boy şeklinde düz bir kare alanı olarak algılayacaklardır. Bu boyutta iki varlık karşılaştıkları taktirde, birbirlerini yani karenin kendine en yakın bölümünü tek bir çizgi olarak görürler. Karenin öte yanını ancak oraya kadar kısa bir gezinti yaparak , iç yapısını da karenin ikiye bölünmesiyle (parçalara ayrılmasıyla) görebilirlerdi. Aynı biçimde Tek boyutlu bir canlı da, bunun düz bir çizgi olduğunu ve başkasıyla karşılaştığı takdirde onu nokta olarak gördüğünü söyler. Şimdi hangisi doğru? Üç boyutlu küp mü? İki boyutlu kare mi? Yoksa tek boyutlu,düz bir çizgi olarak algılanan mı? Cevabı ise; hepsinin kendi bakış açılarına göre değerlendirdikleridir. Eğer üç boyutlu yaratık,iki boyutlu yaratıklara seslenecek olsa,onun her şeyi görmesine karşın,kimse sesin nereden geldiğini göremeyerek bunun bir hayalet olduğunu sanacak, göründüğü taktirde de bunu üç boyutlu şekliyle değil, kendileri gibi kare biçiminde bir varlık olarak algılayacaklardı. Yaratık onlara yapının düz, iki boyutlu değil de,her şeyin üç boyutlu olduğunu, bu noktadan kendi boyutlarına bakıldığında, tüm iki boyutlu uzayı zaman ve mekân kaydı olmaksızın, bir anda görebileceklerini (idrak edebileceklerini)söylediğinde ise, orada olanlar hemen reddedecekler; ama aralarındaki düşünebilen beyinler, bunun olabilirliliği üzerinde duracaklardı.
Dolayısıyla bizim de evren içre evrenleri görebilmemiz (idrak edip anlamamız) için dördüncü boyuttan bakabilme kapasitesine sahip olmamız gerekmektedir. Buradan da iki sonuca ulaşmaktayız. Birinci olarak; bir boyut alt boyutları değerlendirebilmesine karşın,üst boyutu ve boyutları değerlendirememekte,ikinci olarak da,bir boyuta ait olan gerçekler,bir alt boyutta farklı durumda yani o boyutun kuralları içinde açığa çıkmaktadır. Bunun sonucu olarak da yapı Tek olmasına karşın boyutsal olarak Tek’in farklı çokluk görüntülerinin açılımı oluşmaktadır.
Boyutsal yansımaları günümüz bilimi ile açıklamaya çalışırsak; bildiğimiz gibi klasik (makroskopik)uzayda kesinlilik(belirlilik)söz konusudur. Ve bu uzayda bir değer ya “sıfır” ya da “bir” değerini alırken (yani bir şey ya vardır ya da yoktur) klasik fiziğin temeli olan kuantum (Mikroskopik)düzeyinde ise,bu belirlilik yerini belirsizliğe dolayısıyla da olasılığa bırakarak, değerler sıfır ile bir arasında bir yerde bulunurlar..
Böylece kuantum düzeyinde geçerli olan ihtimalli yasalar,alt boyutunda farklı ve o boyutun kuralları içinde, yani belirlilik biçiminde ortaya çıkarlar. Tıpkı Güneş ve Ay tutulmalarının hep belli,tespit edilebilir tarihlerde olmasının, buna ait olan mikroskobik boyutlardaki yüksek sonsuz sayıda olasılıklı kuantum mekanik süreçlerin,istatistiki sonucu olması gibi.
Holografik açıdan ise,her şey içten dışa projekte olanın,dıştan içe algılatmasından ibarettir. Böylece hologramın iki tanımı ortaya çıkmaktadır. İkinci tanım, dıştan içe algılanan ki her bir noktası tümün bilgisini içermekte derken, birinci tanım ikincisini var kabul ettiren oluşturan yönüdür (bu da aynı özelliğe sahidir). Biraz daha açarsak; ikinci tanıma göre; plakanın oluşturduğu suretlerin, birer enerji girişim dalgası olarak birbirlerini deşifre etmesiyle madde boyutu ve buna dayalı bir biçimde de fiziko-matematik yasaları meydana gelir ve böylece evren tanımlanır ya da enerji boyutundan algılanır. Yani ,dışta haricimizde varlığı kabul edilen frekansal okyanus, yine bir enerji dalgası olan beyin tarafından görüntü,ses,dokunma…vb’ e dönüştürülerek maddesel olarak değerlendirilmektedir.
Fakat birim alanın,tüm alanı içermesinden dolayı beynin dışta var kabul ettiği bu nesneleri algılaması, gerçekte kendisinde var olmasından dolayıdır. Bu da bizi ikinci mânâdaki hologram anlayışına götürür.Bu anlayışa göre, dışta var kabul edilen frekansal okyanus beyin tarafından bu şekilde dönüştürülmeyip (çünkü gerçekte mevcut değil)daha öz boyuttan, (uzay-zamanın ötesindeki),düzeyden tanımlanamayan bir düzenin boyutsal yansıyarak beyin aracılığıyla(ki kendisi de bir hologramdır) bu frekansal okyanusu var kabul edip yukarıda ifade edilen şeklin oluşumunu meydana getirmektedir.
Böylece birim ilk başta ifade edilen ,içten dışa projekteyi yapanın kendisi olduğunu fark edecektir. Yani özetlersek; her şey bir üst boyuttaki mânâların varsaydığı sanal gerçekliktir. Bu da bize boyut ve boyutların hem kendi içlerinde hem de bir bütün olarak hologram içre hologram biçiminde var olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla,algılayıcısı tarafından bulunduğu boyut her ne kadar maddesel bir oluşum içinde değerlendirilse de,aslında,bu bir üst boyutun sembolik yansımasıdır. Bunu daha somut anlamak için, ayrı bir benzetme ile açıklarsak; bir an için geçmişte yaşadığımız bir olayı gözümüzde canlandıralım. Diyelim ki güzel bir gecede deniz kenarında,kıyıya çarpan suyun hışırtısı eşliğinde gökyüzüne bakmış ve kum gibi yıldızlar ile uçsuz bucaksız gökyüzünü gözlemlemiş olalım. Dünmüş gibi ayrıntılarıyla hatırladığımızda sınırsız bir ortamın içinde var olduğumuzu düşünürüz. Halbuki gerçekte bu,sadece beynin içindeki elektrik sinyallerinin dışarıda var kabul ettirdiği bir sanıdan başka bir şey değildir.
Aynı şekilde;sınırsız bir fiziksel bir dünya içinde varsaydığımız şu anki yaşantımız da (bize göre)gelecekteki bir iki kiloluk beynimizin içindeki faaliyetlerin sonucu olarak oluşan sanal gerçeklikten ibaret olacaktır. Bu da bize uzay ve zamanın bir bütün halinde düşünceden, yanılsamadan başka bir şey olmadığını gösterir.(*)
Bu konunun tam anlaşılamaması,maddeye dönük bir biçimde algılayan hologramik mikrodalga yapılı (bilinçli)cinlerin,hem boyutsal hem de ontolojik varlıklar olmaları,insanların da bunlarla olan cebri ya da ihtiyari ilişkileri,metafiziksel yanılgıları meydana getirmektedir. Buna örnek olarak O.B.E (beden dışı deneyimler)olaylarında mikrodalga yapının (ruhun) gerçekte bedenden ayrılmamasına rağmen,ayrılma sanısı ve buna dayalı olan diğer tüm metafiziksel oluşumlar ile Ö:Y:D (ölüme yakın deneyimler) durumlarında O:B:E olaylarındaki gibi ışık boyutuna girerek ya ışık varlıklardan (dinsel kişilikler ,ölmüş eski yakınları ile yakın arkadaşlar da olabilmektedir. ) ya da direkt kendilerinin,geleceğe,sisteme dair bilgi,öğüt almalarını ve dinsel mertebelerde dolaşmalarını verebiliriz. Öyle ki bunlar sistemin holografik şekilde bütün, parçalanması mümkün olmayan tek olarak seyirden ibaret olduğunu dahi tanımlayabilmektedirler.
Sistemin hologram içre hologram biçiminde olması, bize suretler boyutundan gidilerek üst boyutları tamamen anlayamayacağımızı da göstermektedir. Çünkü bir boyut ,bir alt boyutta sonsuz oluşum meydana getirebilmesine karşın ,bir alt boyut bir üst boyutu sadece bu sonsuz oluşumdan birine göre var sayacaktır. Biraz daha somutlaştırırsak;yüz küsur atomdan sonsuz sayıda moleküler yapı oluşturulabilir. Ama bu yapılardan sadece birine göre atomları değerlendirmeye çalışmak, gerçeği yansıtmayacaktır. Dolayısıyla, bugün bilim, sistemin ne olmadığını çok net ortaya koymasına karşın,ne olduğunu anlamak da yalnızca mistiklerin yolundan giderek anlam kazanacaktır.
Her ikisinin kesiştiği noktayı çok iyi fark eden Fizikçi ve yazar Fritjof Capra’nın “Fizikçiler maddenin boyutlarını,Mistikler zihnin boyutlarını araştırır. İkisinin ortak olduğu nokta,ne atomaltının ne de Zihnin boyutlarının Normal duyularla algılanabilir olduğudur.” sözü ile ifade ederken,en tipik özelliği eylemi biçimlendirme yeteneği olan zihnin, maddenin daha süptil bir şekli olarak uzay ve zamanı yaratmakta olduğunu söyleyen Yeni Fiziğin babalarından David Bhom ;her bireyin örtük düzenle,çevremizde olan her şeyle tam bir ilişki içinde olarak insan bilincinin bir,bölünmez ve aynı zamanda sonsuz olduğunu ,insanın bütünün bilgisini kendi içinde taşıdığını ve ona uygun gelişme sağlarsa ,bireyin kozmik bütünlüğe doğrudan doğruya girerek bütünün tam görüntüsünü yansıtabileceğini söylemiştir.
Tanrı fikrini bir kenara bırakarak,Kozmik din duygusu içinde ,insanın ölmesiyle beraber yok olmayıp enerji aslına dönüşeceğine,bitmek bilmeyen bir illizyon olan evrensel şuurda yerini alacağına inanan Albert Einstein da “Ben,Sen Yokuz,O Var”sözüyle bu gerçeği dile getirirken,Fiziğin tartışılmaz önde gelen isimlerinden Jhon Weheeler de ,bir atom altı parçacığın ,örneğin bir elektronun var olmasına izin veren etkinin şuur olduğunu öğrendikten sonra ,bizlerin atom altı parçacıklarını ve böylece tüm evreni yarattığımız gibi, aynı zamanda onların da bizi yaratmakta olduğunu belirterek buna kendi kendini besleyen,meydana getiren (self reference) kozmoloji adını verdi.
Bu anlayışın sonucu olarak da “Bir gün gelecek bütün eşyayı tek ,harikulade bir görüntü içinde anlayacağız. Bu görüntü öylesine sade,öylesine güzel olacak ki,hepimiz birbirimize “Ah biz ne kadar aptalmışız .Nasıl oldu da anlayamadık.Başka türlü olamazdı herhalde” diyeceğiz” şekliyle ifade etti. Günümüz ünlü fizikçilerinden Paul Davies de görüşlerini “Yeni fizikteki gelişmeler,insan şuur ve idrakını evrenin merkezine yerleştirir. Kuantum fiziği,içinde kainatı seyreden bir seyirci bulunmaksızın anlamsızdır. İnsan şuuru kâinatta tek başına bağımsız şekilde var olan herhangi bir düzen değil ,bütün varlık olarak nizamın gerçekleştiği, aksettiği bir aynadır. Yani,kainatın gayesi ,hayat vasıtasıyla insan zihnine düşünce konusu olmaktır.” biçiminde dile getirdi.
Zamanla filozof ve bilim adamlarının da bu görüşü paylaştıklarını belirten Yazar Lincoln Barnet ise; “Her nesne yalnız niteliklerinin bir toplamı olduğuna,nitelikler de yalnız zihinde var olduğuna göre,madde ve enerji,atomlar ve yıldızlardan meydana gelen tüm nesnel evren, ancak bilinçteki bir kuruluş olarak vardır;insan duyuları ile biçimlenen,alışılmış simgelerden oluşmuş bir yapıdır.” Ve devam ediyor :“Maddeciliğin baş düşmanı Berkeley’in dediği gibi “Göğün tüm korusu ve yerin yapısının ,kısaca dünyanın güçlü çatısını meydana getiren tüm cisimlerin zihnin dışında hiçbir varlıkları yoktur. Ben onları algılamadıkça,onlar zihnimde ya da başka bir yaratığın zihninde var olmadıkça,onların ya varlıkları hiç yoktur,ya da ölümsüz Ruhun zihninde var olurlar” diyerek konuya açıklık getirdi. Hz İsa (as) da “Bütünü bilen kimse,kendinden mahrum ise bütünden de mahrumdur. Arayan aradığını buluncaya kadar aramayı bırakmasın ve bulunca şaşıracak ve şaşkınlıkta kalarak hayran olacak ve her şeyin üstünde hüküm sürecek” diyerek ekliyor “Suretler insanda tezahür ediyor ve onlarda olan ışık saklıdır .Özün ışığının suretinde. O kendi örtüsünü açacak ve kendi sureti,kendi ışığıyla saklanacak” Hz. Muhammed (sav) de tüm bunları “Beni gören Hakk’ı görmüştür” diyerek tek cümlede özetlemiştir.
Kenan Keskin http://afyuksel.com 05.10.2000
* Hologram modeli: Her şeyin beynin bir holohareketi sonucu olduğunu ,bu nedenle tüm zaman ve mekânın aynı yerde ve anda olması sebebiyle de istenilen uzay-zamanda yer alınabileceğini belirtmektedir.
Kaynakça: Holografik Evren-Michael Talbot Holografik Evren I-Ken Wilber Evren ve Einstein-Lincoln Barnet Kozmos-Carl Sagan |
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Baðlantý
|
Bilinç ve Karmaşıklık (Complexity) - ken wilber 1/11/2006
son bölüm
bu yazı cok uzun oldugu icin 4 bölüme ayırarak buraya aldım. yazının basını okumak icin geriye gitmeniz gerekiyor.
Bilinç ve Karmaşıklık (Complexity)
3 beden çok mu tuhaf? Bunların fenomenolojik gerçeklikler ya da deneyimsel gerçeklikler olduğunu hatırlayın, fakat onlara bakmanın daha basit daha az tuhaf bir yolu var ve bu, katı bilime dayalı. O da şu: İçsel bilincin her düzeyine eşlik eden dışsal fiziksel bir komplekslik düzeyi mevcut. Bilinç büyüdükçe onu barındıran sistem daha karmaşık hale geliyor.
Örneğin canlı organizmalarda reptilian beyin sapına eşlik eden, açlık, fiziksel hisler ve sensorimotor eylemler gibi temel dürtülere ait kaba bir bilinç vardır. (daha önce “gross” ya da “ben” üzerinde odaklanan diye bahsettiğimiz her şey). Daha karmaşık limbik sisteme geldiğimizde temel hisler karmaşık duyumları, arzuları, emosyonel-seksüel impulsları ve ihtiyaçları da içine alacak şekilde genişler ve evrimleşir (süptil beden olarak adlandırdığımız şeyin başlangıcı; “ben”den “biz”e doğru genişleme). Evrim daha kompleks fiziksel yapılara doğru ilerlediğinde neo korteksle birlikte üçlü beyin (triune brain) bilinci dünya merkezli “hepimiz” farkındalığına doğru ilerler (ve kozal beden olarak adlandırdığımız şeye temas etmeye başlar).
Bu, iç bilincin yükselmesiyle birlikte onu barındıran dış sistemlerin karmaşıklığının artışı için verilebilecek basit bir örnektir. İntegral İşletim Sistemini kullanırken genellikle iç bilinç düzeyleriyle birlikte onlara karşılık gelen dışsal fizik komplekslik düzeylerine birlikte bakarız, çünkü her ikisini biren kapsamak çok daha dengeli ve kapsayıcı bir yaklaşım sağlar. Bunun ne anlama geldiğini birazdan göreceğiz.
Ve Şimdi: Tüm Bunları Nasıl Biraraya Getirebiliriz?
İİS -ve İntegral Model- bu çeşitli bileşenlerin birbirleriyle olan ilişkisini gösteren bir yol önermedikçe yalnızca bir “bilgi yığını”ndan ibaret kalacaktır. Tüm bunlar nasıl bir araya gelir? Öncelikle kültürlerarası araştırmaların tüm parçalarını masanın üzerine yatırmak ve “Bunların hepsi önemlidir!” demek ve daha sonra tüm parçaları gerçekten birbirine bağlayan örüntüleri belirlemektir. Derindeki bağlayıcı örüntüleri keşfetmek İntegral Yaklaşımın önemli bir görevidir.
Bu sonuç kısmında bu örüntüleri kısaca özetleyeceğiz ve bunların hepsi bir araya geldiğinde AQ A L olarak adlandırdığımız -“tüm kadranlar, tüm düzeyler, tüm hatlar, tüm haller, tüm tipler”- sistemi oluşturacak. Şu ana kadar kadranlar dışında tüm bileşenleri ele aldık. AQAL (TKTD) İntegral İşletim Sistemi ya da İntegral Model için kullandığımız bir başka terimdir.
Bu yazının başında İntegral Model’in 5 bileşeninin şu anki farkındalığınızın sınırları içerisinde olduğunu söylemiştik. Bu kadranlar için de geçerlidir.
Gelişmiş lisanların birinci şahıs, ikinci şahıs ve üçüncü şahıs zamirlerini içerdiğine hiç dikkat ettiniz mi? Birinci şahıs “konuşan” kişi anlamına gelir ve bu ben, beni, bana, benim (tekil olarak) ve biz, bizi, bizim (çoğul olarak) zamirlerini içerir. İkinci şahıs “konuşulan kişi”dir ve sen, siz, senin, sizin zamirlerini içerir. Üçüncü şahıs “hakkında konuşulan kişi ya da şeydir,” o, onun, onlar, onların zamirlerini alır.
Böylece eğer size yeni arabamdan bahsediyorsam, konuşan “ben” birinci şahısımdır, “siz” ikinci şahıs ve yeni orobo ya da “o (it)” üçüncü şahısdır. Şimdi eğer siz ve ben konuşuyor ve iletişim kuruyorsak bunu “biz” sözcüğünü kullanarak gösterir ve “Biz birbirimizi anlıyoruz.” deriz. “Biz” teknik olarak çoğul birinci şahıstır, fakat siz ve ben iletişim kuruyorsak sizin ikinci şahsınız ve benim birinci şahsım bu olağanüstü “biz”in bir parçası olur. Böylece ikinci şahıs bazen “siz/biz”e ya da “sen/biz”e işaret eder ya da bazen yalnızca “biz”e işaret eder.
Bundan dolayı birinci, ikinci ve üçüncü şahısları “ben,” “biz,” ve “o” olarak basitleştiriyoruz.
Bunların hepsi önemsiz ve sıradan gözüküyor değil mi? Belki de sıkıcı? Peki şimdi şunu deneyelim. “biz,” “o” ve “ben” yerine İyi, Doğru ve Güzel desek nasıl olur? Ve İyi, Doğru ve Güzel’in sizin varlığınızın tüm büyüme ve gelişme aşamasındaki boyutları olduğunu söylesek? Ve integral dünüşümsel uygulamayla kendi İyiliğinizin, kendi Doğruluğunuzun ve kendi Güzelliğinizin daha derin boyutlarını keşfedebileceğini söylesek?
Hmm, kesinlikle daha ilginç. İyi, Doğru ve Güzel tüm gelişmiş lisanlarda bulunan birinci, ikinci ve üçüncü şahıs zamirlerinin bir varyasyonudur ve tüm gelişmiş lisanlarda bulunur çünkü Doğruluk, İyilik ve Güzellik lisanın temsil ettiği gerçekliğin hakiki boyutlarıdır. Üçüncü şahıs (ya da “o”) bilim tarafından incelenen objektif gerçekliği gösterir. İkinci şahıs (ya da “siz”) İyiliği gösterir ya da birbirimize olan davranışlarımıza işaret eder; bunlar terbiyeli, dürüst ve saygılı olsa da olmasa da. Bir başka deyişle temel ahlak. Ve birinci şahıs “ben” ile, benlik ile ve kendini ifade etmeyle ilgilidir; sanat ve estetik ve güzellik onu fark edenin (ya da “ben”) gözündedir.
Böylece deneyimin “ben,” “biz,” ve “o” boyutları gerçek anlamda sanat, ahlak ve bilimi temsil eder. Ya da benlik, kültür ve doğa. Ya da Güzel, İyi ve Doğru.
Ve görünen alemde her olay bu üç boyuta sahiptir. Her olaya “ben” perspektifinden bakabilirsiniz (Kişisel olarak algılayıp hissettikleriniz); “biz” perspektifinden bakabilirsiniz (yalnızca ben değil, fakat diğerleri de olayı görüyorlar); ve “o” perspektifinden (ya da olayın objektif tarafı).
Bundan dolayı integral olarak bilgilenmiş yol tüm bu boyutları hesaba katacak ve böylece daha kapsamlı ve etkili bir yaklaşıma varacaktır -”ben” ve “biz ve “o”- ya da benlik ve kültür ve doğa.
Eğer bilimi ya da sanatı ya da morali dışarıda bırakırsanız bir şeyler eksik kalacaktır. Benlik ve kültür ve doğa, ya birlikte özgür olurlar ya da hiç olamazlar. “Ben,” “biz” ve “o” boyutları temeldir ve biz onları dört kadran olarak adlandırırız ve integral çerçevenin ya da İntegral İşletim Sisteminin temeli sayarız. (Az sonra göreceğimiz gibi “dört” kadranı “o” boyutunu tekil “o” ve çoğul “onlar” biçiminde ikiye bölerek elde ediyoruz.) Birkaç diagram temel noktaları aydınlatmamıza yardımcı olacaktır.

Şekil 3 Kadranlar
Şekil 3, dört kadranın şemasını göstermektedir. “Ben” (bireyin içi), “o” (bireyin dışı), “biz” (kolektif iç) ve “onlar” (kolektif dış). Diğer bir deyişle dört kadran -herhangi bir durumdaki dört temel perspektif ya da herhangi bir şeye bakmanın dört temel yolu-oldukça basit bir hale gelir:bireyin ve topluluğun içi ve dışı.
Şekil 4 ve 5, dört kadranın detaylarını göstermektedir. (Bu şemalarda bazı teknik terimler vardır, bunların karmaşıklığına bakmayın ve yalnızca inceleyip bir fikir edinin.)

Şekil 4. Kadranların Bazı Detayları

Şekil 5. İnsanlar Üzerinde Odaklanmış Kadranlar
Örneğin Sol Üst kadranda (bireyin iç yapısı), düşüncelerinizi, hislerinizi, duyumlarınızı vs. görebilirsiniz (hepsi birinci şahıs çerçevesinde tanımlanmış olarak). Ancak kendi bireysel varlığınıza sübjektif farkındalık çerçevesiyle değil de objektif bilim açısıyla dışarıdan baktığınızda nörotransmitterleri, limbik sistemi, neokorteksi, kompleks moleküler yapıları, hücreleri, organ sistemlerini, DNA’yı vs. bulursunuz. Bunların hepsi üçüncü şahıs açısıyla objektif biçimde tanımlanmıştır. Sağ Üst Kadran, bundan dolayı olayın dışarıdan görünüşüdür. Bu özellikle onun fiziksel davranışını; maddesel bileşenlerini; onun maddesini ve enerjisini ve onun somut bedenini kapsar. Tüm bunlar bir tür objektif üçüncü şahıs ya da “o” biçiminde tanımlayabileceğimiz şeylerdir.
Bu sizin ya da organizmanızın dışarıdan nasıl göründüğü ile ilgilidir; objektif, maddeden ve enerjiden ve nesnelerden yapılmış biçiminiz. İçten baktığınızda ise nörotransmitterleri değil hisleri, limbik sistemi değil yoğun arzuları, neokorteksi değil iç vizyonları, madde-enerji değil bilinci bulursunuz ve bunların hepsi vasıtasız birinci şahıs açısından tanımlanmıştır. Bu bakış açılarının hangisi doğrudur? İntegral yaklaşıma göre her ikisi de. Bunlar aynı olayın, yani sizin iki ayrı açıdan görünüşünüzdür. Eğer bu perspektiflerin herhangi birisini inkar eder ya da görmezden gelirseniz, işte o zaman sorunlar baş gösterir. İntegral bakış açısı içerisinde 4 kadranın da işin içine dahil edilmesi gerekir.
Bağlantılar devam ediyor. Dikkat ederseniz her “ben” diğer ben’lerle ilişki halindedir ve bu, her “ben”in birçok “biz”lerin bir üyesi olduğu anlamına gelir. Bu “biz’ler” yalnızca bireysel değil fakat grup bilincini (ya da kolektif) temsil eder ve yalnızca sübjektif değil intersübjektif farkındalığı da -ya da daha geniş anlamda kültürü- temsil eder. Bu Sol Alt kadranda gösterilmiştir. Benzer biçimde her “biz” dışsal bir yapıya sahiptir ya da dışarıdan görünen bir tarafı vardır ve bu da Sağ Alt kadranı oluşturur. Sol Alt genellikle kültürel boyut (ya da grubun içsel farkındalığı; dünya görüşü, ortak değerleri, ortak hisleri vs.) olarak adlandırılır. Sağ Alt ise sosyal boyutu oluşturur (ya da sistemler teorisi gibi üçüncü şahıs bilimleri tarafından incelenebilen grubun dışsal biçimi ya da davranışları).
Kadranlar bireyin ve topluluğun iç kısmını ve dış kısmını oluştururlar ve buradaki mesele mümkün olduğunca integral olmayı istediğimizde bu dört kadranın birden işin içerisine dahil edilmesi gerektiğidir.
Şimdi bütün bu parçaları bir araya getirmeye başlayacağımız noktaya geldik. Daha önce incelediğimiz ana bileşenler haller, düzeyler, hatlar ve tiplerdi. Öncelikle düzeyler ya da aşamalarla başlayalım.
Dört kadranın tümü de büyüme, gelişim ya da evrim gösterir. Yani hepsi kendine göre gelişim düzeyleri ya da aşamalarına sahiptir. Ancak bu aşamalar merdiven basamakları gibi katı ve keskin biçimli değil, akışkan gelişim dalgaları şeklinde kendilerini gösterirler. Bu doğal dünyada gözlediğimiz her yerde meydana gelir: Meşe ağacı bir meşe palamudundan çıkar ve çeşitli gelişim aşamalarından geçerek büyür. Ya da Sibirya kaplanı döllenmiş bir yumurtadan başlayarak çeşitli gelişim aşamalarından geçerek yetişkin bir organizma haline gelir. Aynı biçimde insanlar da belli aşamalardan geçerek gelişirler. İnsanlarla ilgili aşamaların birkaç tanesini daha önce görmüştük. Örneğin Sol Üst ya da “ben” kadranında benliğin, bedenden zihne ve ruha uzanan bir açılımı vardır. Sağ Üst’te ise bedensel enerji fenomenolojik olarak kaba maddeden süptile ve kozal’e doğru genişler. Sol Alt’ta “biz” egosantrikten etnosantrik ve dünya merkezli aşamaya doğru genişler. Grup farkındalığındaki bu genişleme sosyal sistemlerin -Sağ Alttaki- basit gruplardan uluslar ve en sonunda global sistemler gibi daha kompleks sistemlere doğru genişlemesine izin verir. Her kadrandaki bu 3 basit aşama şekil 6’da gösterilmiştir.

Şekil 6. Tüm Kadranlar Tüm Düzeyler (AQAL)
Şimdi düzeylerden hatlara doğru ilerleyelim. Gelişimsel hatlar her dört kadranda da gerçekleşir, ancak şimdi kişisel gelişim üzerinde odaklandığımız için bu hatlardan bazılarının Üst Sol kadranda nasıl göründüğüne bakacağız. Daha önce de değindiğimiz gibi bir düzeneden fazla çoklu zeka ya da gelişimsel hat mevcuttur. Bunların en önemlilerinden bazıları şunlardır:
• kognitif hat (ya da “ne”yin farkındalığı)
• moral hat (ne olması gerektiğinin farkındalığı)
• duygusal ya da afektif hat (duyguların spektrumu)
• kişilerarası hat (diğer insanlarla sosyal ilişkilerimin durumu)
• ihtiyaçlar hattı (Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi)
• öz kimlik hattı (“ben kimim?” Loevinger’in ego gelişimi)
• estetik hat (kendi kendini ifade, güzellik, sanat vs. hattı)
• psikoseksüel hat, en geniş anlamda tüm Eros spektrumu (fizikten süptile ve kozale)
• ruhsal hat (buradaki “ruh” Zemin anlamında ve en üst düzey anlamında değil kendi gelişim hattı anlamındadır)
• değerler hattı (kişinin kendisi için en önemli saydığı şeyler, bu hat Spiral Dynamics’in esas konusudur.)
Bu gelişim hatlarının hepsi temel aşamalar ya da düzeyler içerisinde hareket ederler. Bunların her biri psikografa dahil edilebilir. Eğer Robert Kegan, Jane Loevinge ya da Clare Graves gibi araştırmacıların aşama ya da düzey kavramlarını kullanacak olursak, gelişim hatlarının doğal açılımı boyunca ilerleyebileceğimiz 5, 8 ya da daha fazla gelişim düzeyine sahip oluruz. Tekrar vurgulayacak olursak bu herhangi birinin doğru ya da yanlış olduğu meselesi değildir; herhangi bir durumu daha iyi biçimde anlayabilmek için ne oranda “karmaşıklık”a ihtiyaç duyduğumuzla ilgili bir durumdur.
Psikografla ilgili bir diyagram vermiştik (şekil 1). Şekil 7 Notre Dame işletme okulunda kullanılan ve AQAL modelini iş hayatına uyarlayan bir başka modelden alınmıştır.

Şekil 7. Psikografın bir başka versiyonu
Gördüğünüz gibi her kadran kendi gelişim hatlarına sahiptir. Burada Sol Üst üzerinde odaklandık. Sağ Üst kadranda, konu insan olduğunda en önemli hatlardan birisi bedensel madde-enerji hattıdır ve daha önce gördüğümüz gibi kaba enerjiden süptil ve kozal enerjiye doğru ilerler. Gelişimsel dizi olarak bu, varlığınızın enerjetik bileşenleri üzerinde bilinçli hakimiyet kurma kapasitesinin kalıcı olarak kazanılması anlamına gelir (aksi halde sadece geçici haller olarak gözükürdü). Sağ Üst kadran aynı zamanda dışsal davranış, eylemler ve objektif bedenin hareketlerine işaret eder (gross, süptil ya da kozal).
Sol Alt kadranda kültürel gelişim kendisini, Jean Gebser’in terimleriyle arkaikten başlayıp majik, mitik, mantal, integral ve daha yüksege doğru giden dalgalar halinde gösterir. Sağ Alt kadranda sistemler teorisi evrimleşen kolektif sosyal sistemleri inceler (bu, insanlarda avcı-toplayıcı sistemlerden başlayıp tarımsal, endüstriyel ve enformasyonel sistemlere doğru ilerler. Şekil 5’te bunu “grup, ulus ve global” olarak basitleştirmiştik. Ancak buradaki genel fikir daha geniş sistemlerle bütünleşen daha büyük sosyal karmaşıklık düzeylerinin ortaya çıkışıdır. Bu kısa özet için detaylar o kadar önemli değildir. Önemli olan dört kadranın açılıp gelişen ve geliştikçe genişleyen bilinç, sorumluluk, kültür ve doğa siferlerini içine alan yapısına ait genel bir fikir edinmektir. Benlik, kültür ve doğa gelişip evrimleşebilir.
Şimdi diğer bileşenleri de dahil ederek konuyu çabucak tamamlayabiliriz. Haller her kadran içerisinde kendisini gösterir (hava durumundan bilinç durumuna dek). Biz burada Sol Üstteki bilinç halleri (uyanıklık, rüya ve derin uyku) ve onların Sağ Üstteki enerjetik halleri üzerinde odaklandık. Elbette bunlardan herhangi birisi kalıcı bir kazanım haline geldiğinde artık bir hal (state) değil bir aşama (stage) haline dönüşmüş demektir.
Her dört kadranda tipler de vardır, ancak biz burada bireylerdeki eril ve dişil tipler üzerinde durduk. Eril prensip daha çok aracılık üzerinde yoğunlaşırken dişil tip paylaşım üzerinde yoğunlaşmaktaydı, ancak buradaki önemli nokta her insanın bu bileşenlerin her ikisine de sahip olduğuydu. Son olarak gördüğümüz gibi, eril ve dişilin tüm aşamalarda sağlıksız bir tipi de vardı; tüm aşamalardaki hasta oğlan, hasta kız.
Karmaşık mı görünüyor? Bir anlamda öyle. Ancak bir başka anlamda insanların ve onların evrenle olan ilişkilerinin olağanüstü karmaşıklığı -her birisi gelişim düzeylerindeki haller ve tiplerle birlikte bu düzeyler (bedenden zihne ve ruha uzanan) içinde hareket eden ve bu düzeylerin her birindeki haller ve tiplerle birlikte-kadranlar (her olaya ben, biz ya da o çerçevesinden bakılabileceği gerçeği) ve gelişim hatları (ya da çoklu zekalar) üzerine basarak aşırı biçimde basitleştirebiliriz.
İntegral Model -”tüm kadranlar, tüm düzeyler, tüm hatlar, tüm haller ve tüm tipler”- temel unsurların hepsini idare edebileceğimiz en basit modeldir. Bu modeli “tüm kadranlar, tüm düzeyler” -ya da AQAL- olarak kısaltırız. Burada kadranlar benlik, kültür ve doğa; düzeyler ise beden, zihin ve ruh olarak ele alındığında İntegral Yaklaşımın beden zihin ve ruhun; benlik, kültür ve doğa içerisinde yetiştirilmesiyle ilgili olduğunu söyleyebiliriz. Bunun en basit versiyonu şekil 6’da gösterilmiştir ve eğer bu diyagramın genel anlayışına sahipseniz kalanı kolay demektir.
İntegral İşletim Sisteminin Uygulamaları
Şimdi gelin bu giriş metnini İntegral İşletim Sistemi’nin uygulamalarına ait birkaç küçük örnekle sonlandıralım.
İntegral Tıp
İntegral Modelin en çabuk ve pratik biçimde uygulanabileceği alanların başında tıp gelir; ve zaten bu modelin özellikle koruyucu tıp alanındaki uygulamaları dünyada hızla yayılmaktadır. Kadranlarda yapacağımız küçük bir gezinti integral modelin neden yararlı olduğunu gösterecektir.
Ortodoks ya da geleneksel tıp klasik Sağ Üst kadran yaklaşımıyla hareket eder. Tamamıyla fiziksel organizmalar üzerinde yoğunlaşır ve fiziksel müdahaleleri kullanır: cerrahi, ilaçlar, ilaç tedavileri ve davranış değişiklikleri. Ortodoks tıp temel olarak fiziksel hastalıkların sebeplerinin de fiziksel olduğuna inanır ve bundan dolayı da genellikle fiziksel müdahalelere önem verir. Ancak İntegral Model her fiziksel olayın (sağ üst) en azından dört boyutu (dört kadran) olduğunu öne sürer ve bundan dolayı da fiziksel hastalıklara da her dört kadranın bakış açısıyla bakılmalıdır (burada ileride değineceğimiz için düzeylerden söz etmiyoruz). İntegral model Sağ Üst kadranın önemli olmadığını iddia etmez, olayın yalnızca dörtte biri olduğunu hatırlatır.
Son zamanlarda alternatif yöntemlere karşı gösterilen ilgi patlaması -psikonöroimmünoloji gibi disiplinler bir tarafa- kişinin içsel hallerinin (duygular, psikolojik yaklaşım, imgeler ve niyetler) hem fiziksel hastalıklara sebep olma hem de iyileşme bakımından oynadığı hayati rolün açıkça anlaşılmasını sağlamıştır. Başka bir deyişle Sol Üst kadran, kapsamlı tıbbi bakımın anahtar bileşenidir. Vizüalizasyon, olumlu telkin ve imgelemenin bilinçli bir biçimde kullanılmasının birçok hastalıkların kontrol altına alınmasında önemli bir rol oynadığı sayısız örneklerle gösterilmiştir ve burada sonuç almanın duygusal hallere ve zihinsel bakış açısına bağlı olduğu da görülmüştür.
Fakat bu sübjektif faktörlerin öneminin yanı sıra, bireysel bilinç varlığını bir boşluk içinde sürdürmez; bilincimiz ortak değerler, inançlar ve dünya görüşleri içerisine gömülü vaziyettedir. Kültürün (sol alt) belli bir hastalığa karşı bakış açısı -koruma ve şefkat ya da alay etme ve hor görme- bireyin o hastalıkla başa çıkabilmesi bakımından büyük bir etkiye sahiptir (sol üst) ve bu da fiziksel hastalığın gidişatını direk olarak etkileyecektir (sağ üst). Sol alt kadran tüm beşeri etkileşimlerde hayati rol oynayan büyük miktarda intersübjektif faktörlerin hepsini içerir: doktor ve hasta arasındaki ortak iletişim; ailenin ve arkadaşların yaklaşımı; belli hastalıkların (AIDS gibi) kültürel kabul (ya da aşağılanma) durumu ve hastalığın tehdit ettiği kültürel değerler vb. Tüm bu faktörler fiziksel hastalıklar ve iyileşme üzerinde belli bir dereceye kadar neden oluşturur (çünkü her durum dört kadrana sahiptir).
Elbette, uygulamada, bu kadranın etkili biçimde yönetilebilecek faktörlerle sınırlandırılması gerekecektir: doktor ve hastanın iletişim becerileri, aile ve arkadaşların desteği, kültürel yargıların ve onların hastalık üzerindeki etkilerinin anlaşılması vb. Araştırmalar uyumlu bir şekilde göstermiştir ki, örneğin destek gruplarındaki kanser hastaları benzer bir kültürel destekten yoksun olanlara göre daha uzun yaşamaktadır. Sol alt kadranla ilgili çeşitli faktörler kapsamlı bir tıbbi bakım içerisinde hayati öneme sahiptir.
Sağ alt kadran genellikle hastalığın bir parçası olarak görülmeyen halbuki -tüm diğer kadranlar gibi- hem hastalık hem de iyileşme bakımından neden oluşturan materyal, ekonomik ve sosyal faktörlerle ilgilidir. Size gıda temin edemeyen bir sosyal sistem sizi öldürecektir (ne yazık ki, aşırı fakir ülkelerde günlük olarak görüldüğü gibi). Gerçek dünyada sağ üst kadrandaki bir virüs ana sorun olabilir, ancak tedavi sunan bir sosyal sistem yoksa öleceksiniz demektir. Bu ayrı bir konu değildir; merkezi bir konudur, çünkü her olgu dört kadrana sahiptir. Sağ alt kadran ekonomik, sigorta, sosyal hizmet sistemleri ve hatta hastane odalarının fiziksel düzeni gibi (hareket rahatlığı, ziyaretçilerin girebilmesi vs.) basit faktörleri bile içine alır; çevresel zehirlerden söz bile etmiyorum.
Vazgeçilen şeyler, nedenin ve hastalığın yönetilmesinin “tüm kadranlar” yönüne işaret eder. “Tüm düzeyler” kısmı ise bireyin her kadranda sahip olduğu -fiziksel, duygusal, zihinsel ve ruhsal- düzeylere işaret eder (şekil 6’ya bakınız). Bazı hastalıklar büyük ölçüde fiziksel sebeplere dayalıdır ve bu yüzden fiziksel olarak tedavi edilmeleri gerekir (ayağınızın kırılması vs.) Fakat çoğu hastalıklar duygusal, zihinsel ve ruhsal bileşenleri içerisine alan sebeplere dayalıdır ve tedavide bu bileşenlerin hepsi hesaba katılmalıdır. Dünyanın her yerinden yüzlerce araştırmacı hastalığın ve tedavinin “çok düzeyli” yapısı hakkındaki anlayışımıza ölçülemez değerde katkılar yapmışlardır (şamanik ve Tibet gibi büyük bilgelik geleneklerinin paha biçilmez katkıları da dahil). Yalnızca bu düzeylerin kadranlara eklenmesiyle çok daha kapsamlı ve çok daha etkili bir tıbbi model ortaya çıkmaya başlamıştır.
Kısacası gerçek anlamda etkili ve kapsamlı bir tıbbi plan tüm kadranları ve tüm düzeyleri kapsamına almalıdır: her kadran ya da boyut (şekil 3) -ben, biz ve o- fiziksel, duygusal, zihinsel ve ruhsal düzeylere ya da dalgalara (şekil 6) sahiptir ve gerçek anlamdaki integral tedavi tüm bu gerçeklikleri hesaba katmalıdır. Bu tip integral tedavi yalnızca daha etkili olmakla kalmaz aynı zamanda harcanan gidere oranla daha verimlidir ve işte bu yüzden organizasyonel tıp bile buna daha yakından bakmalıdır.
İntegral İş Hayatı
İntegral Modelin uygulamaları son zamanlarda iş alanında da göze çarpmaya başladı. Bunun sebebi uygulamaların çabuk sonuç vermesi ve somut olması. Kadranlar bir ürünün hayatta kalması için zorunlu olan dört “çevre” ya da boyutu oluşturuyor ve düzeyler bir ürünü üretmek ve satın almaya sebep olan değer tiplerini veriyor. Değerler hiyerarşisi üzerine yapılan araştırmalar -İş hayatı üzerinde büyük etkisi olan Maslow’un ve Grave’inkiler (Spiral Dinamikler) gibi çalışmalar- pazar hakkında gerçekten kapsamlı bir harita sunuyor (geleneksel pazarlar ve siber pazarlar).
Dahası integral modele dayalı liderlik eğitim programları da ortaya çıkmaya başladı. Günümüzde iş yönetimiyle ilgili dört büyük teori var (Bireysel davranışı vurgulayan Teori X; psikolojik anlayış üzerinde odaklanan teori Y; organizasyonel kültürü vurgulayan kültürel yönetim ve sosyal sistem ve onun yönetimini vurgulayan sistem yönetimi). Bu dört yönetim teorisi aslında dört kadranı oluşturuyor ve integral modelin doğal olarak bu dört yaklaşımın hepsini kapsaması gerekiyor. Buna düzeyleri ve hatları da eklediğinizde inanılmaz derecede zengin ve sofistike bir liderlik modeli ortaya çıkıyor ve bu günümüzde kolayca elde edilebilen en kapsamlı model.
İlişkilerle ve Sosyal Hayatla Bütünleşmiş Ruhsallık
Tüm kadranlar, tüm düzeyler yaklaşımının ruhsallıkla ilgili başlıca önermesi; fiziksel, duygusal, zihinsel ve ruhsal düzeylerin eş zamanlı olarak benlik kültür ve doğa içerisinde çalıştırılmasıdır (ben, biz ve o alanları). Bu tema üzerinde İntegral Dönüşümsel Uygulamadan sosyallikle bütünleşmiş ruhsallığa ve ruhsal yol olarak görülen ilişkilere dek pek çok varyasyonlar vardır. İntegral ruhsallığın imaları oldukça derin ve geniştir ve henüz yeni etki uyandırmaya başlamıştır.
İntegral Ekoloji
İntegral Enstitü gibi çeşitli kurumlar, integral ekolojiye öncülük etmekte ve çevresel problemler hakkındaki düşünce biçimimiz ve bu problemleri pragmatik biçimde nasıl çözebileceğimiz konusunda çeşitli öneriler sunmaktadırlar.
Temel fikir basittir: çevresel problemlere integral ya da kapsamlı bir yaklaşım dışındaki yaklaşımlar başarısızlığa mahkumdur. Hem iç (ya da sol el) hem de dış (sağ el) kadranlar hesaba katılmalıdır. Dışsal çevrenin sürdürülebilirliği açıkça gereklidir; ancak içsel alanlarda dünya merkezli değerler ve bilinç gelişmediği sürece çevre büyük risk altındadır. Dışsal çözümler üzerinde odaklanan görüşler problemi daha da artırmaktan başka bir işe yaramaz. Benlik, kültür ve doğa, ya bir arada özgürleştirilir ya da hiçbir şey olmaz. Bunun nasıl yapılacağı İntegral Ekolojinin ana konusudur.
Özet ve Sonuç
Bunlar İntegral modelin “uygulamaları”ndan yalnızca bir kaçıdır. Şimdi kısa bir özetle modelin ana noktalarını özetleyerek sonuçlandıracağız.
TKTD (AQAL) “tüm kadranlar, tüm düzeyler”in kısaltmasıdır ve bunun esas açılımı “tüm kadranlar, tüm düzeyler, tüm hatlar, tüm haller, tüm tipler”dir. Bu 5 temel element gerçek anlamda integral ve kapsamlı bir yaklaşım içerisinde yer alması gereken temel unsurlardır.
TKTD herhangi bir aktiviteyi organize etmek ya da anlamak için yönlendirici bir çerçeve olarak kullanıldığında ona İntegral İşletim Sistemi (Integral Operating System) ya da Temel İİS (IOSBasic) adını veriyoruz. İİS’nin daha gelişmiş biçimleri bulunmaktadır, fakat Temel İİS daha çok yönlü, kapsayıcı ve etkili bir yaklaşıma doğru ilerlemeye başlangıç için gerekli esas unsurlara sahiptir.
Elbette İİS yalnızca bir haritadır, daha fazlası değil. Arazinin kendisi değildir. Fakat şunu söyleyebiliriz ki şu an için sahip olduğumuz en kapsamlı haritadır. Dahası -bu önemlidir- İntegral Haritanın kendisi de gerçek araziye gitmemiz ve sözcükler, fikirler ya da kavramların çerçevesi içerisinde sıkışıp kalmamamız gerektiği üzerinde ısrar eder. Hatırlayın kadranlar birinci, ikinci ve üçüncü şahıs gerçekliklerinin yalnızca bir versiyonu değil miydi? İntegral Harita ve İİS yalnızca üçüncü şahıs pozisyonundaki kelimelerden ibarettir; onlar soyutlamalardır bir seri işaretlerden ve sembollerden oluşmaktadırlar. Fakat bu üçüncü şahıs kelimeler aynı zamanda birinci şahıs pozisyonundaki direk hisleri, deneyimleri ve ikinci şahıs diyaloğu, temas ve kişiler arası sorumluluğun yanı sıra bilinci de içerdiğimizi söylemektedir. İntegral Haritanın kendisi şöyle der: bu harita yalnızca bir üçüncü şahıs haritadır, bu yüzden diğer önemli gerçeklikleri unutmayın, kapsamlı bir yaklaşımda bunların hepsi işin içine katılmalıdır.
İşte bir diğer önemli sonuç. İİS tarafsız bir çerçevedir; size ne düşüneceğinizi söylemez ya da size belli bir ideolojiyi empoze etmez veya farkındalığınızı herhangi bir şekilde zorlamaz. Örneğin insan varlıklarının uyanıklık, rüya ve derin uyku hallerine sahip olduğunu söylemek uyanıkken ne düşünmeniz gerektiğini ya da rüyada ne göreceğinizi söylemek değildir. Söylediği yalnızca eğer daha kapsamlı hareket etmek istiyorsanız tüm halleri göz önüne almanız gerektiğidir.
Benzer biçimde her durumun dört kadrana sahip olduğunu söylemek -ya da yalnızca “ben,” biz,” ve “o” boyutları- “ben”in ne yapması gerektiğini ya da “biz”in ne yapması gerektiğini ya da “o”nun ne yapması gerektiğini söylemek demek değildir. Söylediği tek şey tüm önemli olasılıkları işin içerisine katmaya çalışıyorsanız birinci, ikinci ve üçüncü şahıs perspektiflerini kapsadığınızdan emin olmanızdır. Çünkü onlar dünyadaki tüm gelişmiş lisanlarda mevcuttur.
İİS’nin tarafsız bir çerçeve olması sebebiyle, hemen her durumda daha büyük netliğe, sorumluluğa, kapsamlılığa sahip olmak ve daha başarılı olmak için kullanılabilir; bu başarı ister kişisel dönüşüm, sosyal değişim, iş başarısı, başkalarına yardım ister mutluluk anlamında ele alınsın fark etmez.
Fakat her şeyden önemlisi, İİS’nin herhangi bir disiplin tarafından kullanılabilmesi sebebiyle -tıptan sanata, iş yaşamından ruhsallığa, politikadan ekolojiye- tarihte ilk defa bütün bu disiplinler arasında kapsamlı ve verimli bir diyalog başlatılabilir. İİS’yi iş alanında kullanan bir kişi, onu şiir, dans ya da sanat alanında kullanan bir kişiyle kolay ve etkili bir biçimde diyalog kurabilir, çünkü ortak olarak iletişim kurabilecekleri bir dile ya da ortak bir işletim sistemine sahiptirler. İİS’ni kullanırken onun üzerinde yüzlerce programı çalıştırmakla kalmazsınız, tüm bu programlar birbirleriyle iletişim kurabilir ve birbirlerinden bir şeyler öğrenebilir, böylece varoluşun, bilişin ve eylemde bulunmanın daha büyük boyutlarına doğru giden evrimsel bir hareketi başlatmış olur.
İşte bu sebeple İntegral Üniversitesi dünyanın ilk integral öğrenim topluluğudur. Çünkü daha önceleri birbirleriyle tutarsız diller ve terminolojiler yüzünden birbirinden ayrılmış çeşitli beşeri aktivitelerin tümü İntegral İşletim Sistemini kullanarak birbirleriyle etkili biçimde iletişim kurmaya başlayabilir ve bu disiplinlerin her biri diğerleriyle anlaşabilir ve onlardan bir şeyler öğrenebilir. Bu tarihin hiçbir noktasında etkin olarak gerçekleşmiş bir durum değildir.
Aslında yakından baktığımızda hepsi birkaç basit noktada toplanır. Kendi gelişiminiz içerisinde benlik, kültür ve doğayı daha yüksek, daha geniş ve daha derin varlık modlarına doğru taşıma kapasitesine sahipsiniz. Doğruluk, İyilik ve Güzellik kapasiteniz derinleşip genişlerken izole “ben” kimliğinden “biz” kimliğine ve hatta daha derinde “hepimiz” -her yerdeki tüm zeki varlıklar- kimliğine doğru genişleyebilirsiniz. Bu da, benlik içinde idrak edilen, doğada somutlaşan ve kültür içinde ifade edilen, sürekli gelişen bilinç, sürekli genişleyen kapsayıcılık anlamına gelir.
Bedeni, zihni ve ruhu, benlik, kültür ve doğa içerisinde yetiştirmek. İşte bu, İntegral Düşüncenin hedefidir.
http://www.integralgelisim.com/integral.htm
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Baðlantý
|
Psikograf 1/11/2006
bölüm - III
Bu zekaları ya da hatları göstermenin kolay bir biçimi vardır. Şekil 1’de 3 ana aşamayı (ya da gelişim düzeyini) ve beş önemli zekayı (ya da gelişim hatlarını)gösteren basit bir grafik göreceksiniz. Çeşitli hatlar, ana aşamalar ya da gelişim düzeyleri içinden geçerek gelişip serpilir. 3 düzey ya da aşama herhangi bir gelişim hattına uygulanabilir: cinsel, kognitif, ruhsal, duygusal, moral vs.
Şekil 1’de kognitif gelişim bakımından mükemmel olan ve moral gelişim bakımından iyi olan, fakat kişilerarası zeka bakımından zayıf olan ve duygusal zeka bakımından iyice zayıf olan birisini gösterdik. Farklı bireyler, elbette, farklı birer “psikograf”a sahip olacaktır.
Psikograf sizin en büyük potansiyelinizi ayırt etmenize yardım eder. İyi durumda olduğunuz ya da olmadığınız yönleri biliyor olabilirsiniz, ancak İntegral yaklaşımın bir parçası sınırlarınızı iyi bir şekilde tespit etmeyi öğrenmenizdir. Bu şekilde hem güçlü hem de zayıf taraflarınızla daha etkili bir biçimde başedebilirsiniz.
Psikograf aynı zamanda her birimizin çeşitli yönlerden farklı gelişim düzeylerine sahip olduğunu anlamamıza yardım eder ve böylece bir alanda müthiş bir yetenek sergilememizin diğerlerinde de aynı biçimde müthiş olmamız anlamına geldiğini düşünmekten kaçınmamıza yardım eder. Aslında genellikle durum tam tersinedir. Liderler, ruhsal öğretmenler ya da politikacılar bu basit gerçeğe ait anlayıştan yoksundurlar.

Şekil 1 Psikograf
“İntegral olarak gelişmiş” olmak bilinen tüm zekalarda mükemmel olmak zorunda olduğunuz ya da tüm hatlarınızın düzey 3’e gelmiş olması anlamına gelmez. Bu kendi psikografınızın ne durumda olduğu hakkında iyi bir görüş geliştirmeniz gerektiği anlamına gelir ve bu şekilde daha integral bir öz imgeye kavuşmuş olarak gelecekteki gelişim hedeflerinizi planlayabilirsiniz. Bazı kişiler için bu problem yaratacak derecede zayıf durumda olan yanlarınızın güçlendirilmesi anlamına gelir. Bazıları içinse belli bir hattaki (örneğin duygusal-cinsel) ciddi problemlerin ya da patolojik durumların temizlenmesi anlamına gelebilir. Ve diğerleri için yalnızca güçlü ve zayıf yönlerin farkında olmak ve ona göre planlama yapmak anlamına gelir. İntegral bir harita kullanarak, kendi psikografımızı daha fazla özgüvenle kavrayıp görebiliriz.
Böylece “integral olarak bilgilenmiş” olmak tüm gelişim hatlarında ustalaştığınız anlamına gelmez, yalnızca onların farkında olmak anlamına gelir. O zaman herhangi bir dengesizlik için bir ilaç seçerseniz, İntegral Dönüşümsel Uygulamanın bir parçası olarak, bu gerçekten gelişim düzeylerinizi integral bir yaklaşım aracılığıyla yükseltmenize yardımcı olacaktır.
Bir başka önemli noktaya dikkatinizi çekmek isterim. Belli tipteki psikolojik ve spiritüel eğitimlerde bilinç hallerinin tam bir spekturumuyla ve çeşitli deneyimlerle tanışabilirsiniz (doruk deneyimler, meditatif deneyimler, şamanik haller, değiştirilmiş haller vs.) Bunun mümkün olmasının sebebi birçok temel bilinç halinin (fizik, süptil, kozal) her an mevcut olasılık dahilinde bulunmasıdır. Böylece birçok yüksek bilinç halleriyle çabucak tanışabilirsiniz.
Fakat, gerçek anlamda bir gelişim ve uygulama olmaksızın yüksek aşamaların (higher stages) tüm nitelikleriyle tanışamazsınız. Yüksek hallere ait bir doruk deneyime sahip olabilirsiniz, çünkü birçoğu her an el altındadır. Fakat yüksek bir aşamaya ait doruk deneyime sahip olamazsınız, çünkü aşamalar kademeli olarak açığa çıkar. Aşamalar (stages) kendilerinden önceki basamakların üzerine oldukça somut bir biçimde inşa olurlar, dolayısıyla atlanmaları mümkün değildir. Aynen atomlardan moleküllere, moleküllerden hücrelere, hücrelerden organizmalara geçişte olduğu gibi. Molekülleri atlayarak atomlardan hücrelere sıçrayamazsınız. Bu, haller ile aşamalar (states and stages) arasındaki en önemli farklılıklardan bir tanesidir.
Ancak, yüksek hallerle temas kurma uygulamalarını tekrarlayarak gelişim aşamalarında çok daha hızlı ve kolay bir biçimde ilerleyebilirsiniz. Bunun böyle olduğunu gösteren ciddi miktarda deneysel kanıt mevcuttur. Yüksek bilinç halleri -meditatif haller gibi- içerisine daha fazla daldıkça herhangi bir bilinç aşaması içerisindeki gelişiminiz daha hızlı bir hale gelecektir. Yüksek hallerle ilgili eğitimler spiral gelişim üzerinde yağlayıcı bir işlev görür ve alt aşamayla özdeşleşmenizi kırmanıza yardımcı olur ve böylece bir sonraki üst aşama ortaya çıkabilir; ta ki daha yüksek bir farkındalık düzeyinde sürekli biçimde kalabilene ve bu geçici hal kalıcı bir karakter haline gelinceye kadar. Meditasyon gibi yüksek hal eğitimleri integral dönüşümün bir par | |